13 Nisan 2009 Pazartesi

"ya da bırak hazır açmışken kapılarını, kalbime biraz daha temiz hava girsin"


Bir tutam basketbol hatırası;

4-5 sene öncesini değil takribi 12 sene öncesini anlatacağımızdan
“geçmiş zaman olur ki..” diye başlamak lazım satırlara ve geçmiş enstantaneleri böyle madde madde yazmalı ki, bir anlam bütünlüğünden ziyade basketbol sarhoşluğu oluşsun.

Öncelikle söz konusu dönemin çoğunlukla açılalı 2 yıl olmuş bir okulun çatısı altında geçtiğini belirtmeliyim ki, fukaralığımızın sebebini anlayabiliniz.

Bu dramla beraber bir önceki basketbol aşkı yazımızda da belirttiğimiz gibi, basketbol münasebetimin her dakikasında abimle olmanın fevkalade ayrıcalığını da yaşadım.

Misal fakir okulumuzun kız ve erkek ayrımı yapmaksızın tek forması olduğu ve turnuvalar aynı dönem olduğu için, erkeklerin soyunma odasının önünde forma beklemek veya maç sonunda kapıda bekleyen erkeklere formamızı teslim etmek olağan bir sportif faaliyetti bizim için. Olayın terli formayı tekrar giyme kısmı pek hatırlanacak gibi olmasa da, elalemin çocuğu yerine abimin formasını giymenin avantajını inkar edemem. Forma numarasının 10 olduğunu vurgulamaya bile gerek duymuyorum.

Pek sevilen ama şu an neden sevildiğini hatırlamadığım basketbol koçumuz askere gidince de abim ile beraber yazmıştık mektubu. Ve daha da fenası daktilo ile yazmıştık, sanki resmi dilekçe yazıyormuşuz gibi. Mektubun içeriği nedir, o kısmı direkt sıfırlamışım.

Hayatımın sonraki döneminde belirleyici olan bir başka basketbol anım ise, antrenman sonrası kenarda bulduğum kutu kolayı içmemle vuku buldu. Neye ve kime güveniyorsam, bizim kızlardan birinin olduğunu düşünerek, susuzluktan da ölerek içtiğim kolanın içine sigara izmariti atıldığı için; aldığım yudum ile soyunma odasına attığım deparı bir ben bilirim. O günden sonra iki gün yemek yiyemedim ama elalemin birşeyini içmemeyi de bu şekilde öğrendim. Takdir edersiniz ki kutu içecekleri de ilk kendim açmadığım sürece içemem.

Ağabey avantajıyla beraber basketbol maçlarında baba torpili de ufaktan işlemedi desem yalan olur. Maçlarda beden eğitimi öğretmenleri hakem olarak görev alırdı ve o öğretmenler de babamı bir şekilde tanırdı. Çalınması gereken faulü çalmadıkları olmamıştır ama ufak kollamaları da vardı Allah için. Maç öncesi sempatik sempatik muhabbet ederdik ama “senin kız maçta sakızını çıkartmıyor bir türlü” şikayetlerini hep babama iletirlerdi sağolsunlar.

Kolej takımını bir türlü yenip de üst gruba çıkmadığımız rezil yılların sonunda nihayet ilçe şampiyonu olmuştuk ve il grubuna çıkmıştık. Erkek takımı da aynı dönemde il grubuna çıktığı için süper eğlenceli bir yolculuk sonrasında kallavi bir fark yiyerek boyumuzun ölçüsünü almıştık ama söz konusu takım yıllar sonra 1. lige çıktığında bir kuplede olsa teselli bulmuştuk.

Aynı grup maçlarında erkek takımı maçından ötürü hakemlerle ettiğimiz kavgayı ve sanki dünya o an o maçın sonuna bağlıymış gibi hissedişimizi de çocukluğumuza veriyorum.

İlçe grubu maçlarında rakibimiz olan takımın kaptanının adaşım olmasından mütevellit 40 dakika boyunca adımı bolca duymuş ve ses ayrımı yapamadığımdan her seferinde dönüp bench’e bakmıştım. Kaşımdaki çocukluk izi, oynadığımız pozisyon ve kaptanlık gibi ortaklık noktalarımız olsa da hiç arkadaş olmadık pek değerli adaşımla ve hafızam beni yanıltmıyorsa onları da birkaç kez yendik.

Bizim grup maçları bir yana, 19 Mayıs dönemi bahar turnuvası düzenlenirdi ve bu turnuvalar gündüz yapılan 19 Mayıs çalışmalarının devamında olurdu. Ve ben tüm gün güneşin altında durmaktan pancar gibi olan, gerim gerim gerilen ve yanan bir surat ile çıkardım sahaya. O zamanlar şimdiki gibi süslü de olmadığım için yanımda krem bulunmazdı. 3 numero gözlüğümü de takmadığımdan süper kör hallerde skoru içimden sayar, hakem masasının yakınlarına gidebildikçe gerçek durumdan haberdar olurdum.

Kendimde basketbol yeteneği olmadığını iyice idrak ettiğim zamanlarda istatistikçi olmaya karar verdim. İlk denemem bir hazırlık maçıydı. Bizim takımda birbirinin kopyası ikizler mevcuttu ve ben kendilerini yeşil tshirt’lü ve beyaz tshirt’lü olarak ayırabiliyordum. Yavaş yavaş her türlü detayı kaydetmeye alışmışken ikisi birden tshirt’lerini çıkardılar ben de mecburen ayakkabılardan takip edebildim kendilerini ama maçtan sonra çektim kulaklarını, görmeyeyim bir daha böyle diye.

Hazırlık maçı demişken, ilk hazırlık maçımızı şehir dışında yapmıştık ve yakın başka bir ilçeye gitmiştik. Giyindik hazırlandık sahaya çıktık, yendik mi yenildik mi hatırlamasam da yenilmişizdir diye düşünüyorum. Maç bittiğinde soyunma odasında asıl yenilgiyi tattık, tüm nakitlerimiz, her birşeylerimiz çalınmıştı. Bu da bir nevi hayata hazırlık oldu, ondan sonra soyunma odası anahtarına daha bir iyi sahip çıktık.

Bu dönemle paralel giden dönemde “deli gibi İbrahim Kutluay” hayranı idim ki, onu da serüvenlerimizin devamında anlatalım. Gerekirse, uzun süre çerçeveli olarak odamda duran imzasını da taratıp sizlerle paylaşırım.

Satırlarıma son verirken o günlerin anısına pek orjinal bir tezahüratı yazmadan geçemiyeceğim.


" 10 numara 10 numara salla salla vur duvara"

edited by kusburnu.




Hiç yorum yok: