19 Şubat 2009 Perşembe

"yıllarca ben koşup çalıştım, çabaladım, didindim..."


Alain de Botton'dan iş hayatı üzerine ( Çalışmanın Mutluluğu ve Sıkıntısı)

Anlamlı bir iş nedir? Yaptığımız işin anlamlı olmasını dilerken istediğimiz şey, başkalarının mutluluğunu arttırma şansından dünyanın bilgi, verim, sağlık, bilgelik ya da güzellik hazinesine ne denli sınırlı olursa olsun, bir katkıda bulunmayı başardığımızı hissetmekten başka bir şey değildir ve bu arayış, zenginlik ve statü kazanma yönündeki, daha çok bilinen ve herkesçe tanımlanan dürtülerin yanı sıra, bizim yapımızın doğuştan gelen ve kolay kolay yok olmayan bir parçasıdır.

.....

Teknoloji ne denli güçlü ve şirketlerimiz ne denli karmaşık olursa olsun, modern çalışma yaşamının en dikkati çeken özelliği belki de, sonuçta bakış açımızın bir yönüne kaynak oluşturan içsel bir olgudur. Yaptığımız işin bizi mutlu etmesi gerektiği yolunda, çoğu kişi tarafından paylaşılan bir kanıdır yani. Tüm toplumlar işe daime çok büyük önem vermiştir, ama çalışmanın bir ceza yahut eziyet olmadığını düşünen ilk toplum bizimkisidir. İlk kez biz, finansal bir zorunluluğun yokluğunda bile çalışmamız gerektiğini düşünüyoruz. İş seçimimizin bizim kimliğimizi belirleyeceği o denli benimsenmiştir ki, yeni tanıdığımız kişilere sorduğumuz en ısrarlı soru, nereli oldukları ya da ana babalarının kim olduğu değil, ne yaptıklarıdır ve anlamlı bir varoluşa giden yolun mutlaka, kazançlı bir iş kapısından geçmesi gerektiğine dair varsayım çok güçlüdür.

...

Tarihin geri kalan kısmında, parlak gelecekler çoğunluğumuz için neredeyse hiç gerçekleşmeden kalacaktı; bunlar bize hiçbir zaman cömert miktarlarda paralar kazandırmayacak, örnek alınacak hedefler ya da örgütler oluşturmayacaktı. Parlak gelecekler çocukluktan beri beslenen bir umuttan yahut, otobanda giderken, planlarımızın geniş bir ufkun üzerinde dolanıp durduğunu hissederek gördüğümüz bir düşten başka bir şey olmayacak ve hep böyle kalacaktı. Kendi gerçeğimizin haritasını yeniden çizmek için olağanüstü güçlü bir moral, zeka ve şans gerekiyordu ve büyüklük zirvelerinin her iki tarafında, başarının acı çeken platonik aşıklarıyla dolu, sonsuz bayırlar uzanıyordu.

Çoğumuz, parlak geleceğin kıyısında, düştü düşecek bir halde duruyoruz, ona çok yaklaşmış olduğumuz düşüncesi hiç aklımızdan çıkmıyor ama yine de, gerçekliğe karşı tavrımızın ( biraz fazla iyimserlik, ham bir isyankarlık, önüne geçilmeyen bir sabırsızlık ya da duygusallık gibi) bir dizi küçük fakat önemli psikolojik kusurla sakatlanması yüzünden, çizginin gayet açık bir şekilde yanlış tarafında kalıyoruz. Küçücük bir parçasının eksikliği yüzünden uçuş peronunun yan tarafında bırakılmış, bir traktörden ya da bisikletten bile yavaş hale gelmiş, mükemmel bir yüksek hız uçağı gibi kalkıyoruz."

......

İşsel anlamda sorgulamaları olanlara belki haftasonu yol gösterir, belki kafaları daha da karıştırır ama bir araştırma kitabı olarak bence elinizin altında bulunmalı Çalışmanın Mutluluğu ve Sıkıntısı....

3 yorum:

farawaysoclose dedi ki...

şirketler büyükdükce, çalışanların yaptığı işin anlamsızlığı artıyor sanki. daha çok sürecleri çalıştırmak, prosedürleri uygulamak için vakit harcıyoruz ama sonuçta çıkan iş "e bu mudur yani" dedirtiyor. yeni birşey yaratmak icat etmek üretmek için değil, kocaman şirketin çarklarının dönebilmesi için çabalıyoruz...

bir hafta daha bitti ama işler bitmedi, bir yığın iş kaldı, yaptıklarım da aceleden yarım yamalak oldu, herşey havada of of of!! dışarıda lapa lapa kar yağmasa kalkıp ofis gidecektim. yetişmiyor hiçbirşey yetişmiyor, ama sonuca bakınca bir hiç ürettiğimi görüyorum...

malumafatrus dedi ki...

En kötüsü de, haftasonu çalışmadığın veya akşam 6'da işten çıktığın için vicdan azabı çekmeye başlamak. Aslında normal olanı anormalmişcesine düşündüren düzene isyan ediyorum:)

farawaysoclose dedi ki...

bir de böyle akşam normal saate çıkanları "ne öyle memur gibi" diyip aşağılayanlar var ki, bir kaşık su bile fala gelir boğmak için!!

ah ah salak kafam, keşke memur olsaydım, yeşil pasaport alma ihtimalim olurdu en azından...