15 Şubat 2009 Pazar

"çırptım çırptım karıştırdım , kendimi onla yarıştırdım "


Hafta sonu günlüğü;

“ Bu bir rekor mu?”, “İstanbul’da bu kadar kamera var mı?” replikleri ile Şahan Gökbakar’ı hafta sonumun en itici insanı seçiyorum. Bu nasıl bir eziklik diyerek, 1. si izlemediğim gibi Recep İvedik 2. sini de izlememeyi planlıyorum.

1 haftadır izlemek istediğim, geçen Pazar sinemalarda yer bulamamaktan ötürü izleyemediğim Benjamin Button’un tuhaf hikayesini dün akşam izledim ve izlediğim son 3 vizyon fimini şu şekilde derecelendirdim;
Changeling 7, Valkyrie Operation 6.5 ve Benjamin Button 7.5... Yani bence Body of Lies bu 3 filmden de daha iyi olup, nedense hakkında hiç de konuşulmayan bir film oldu. Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim, Benjamin Button’u evde izledim ki, sinemada bu kadar uzun bir film izlemem pek mümkün olmazdı sanırım. Brad Pitt’e rağmen de filmde Cate Blanchet’in güzelliğine daha çok takılıp kaldığımı da dipnot olarak eklemek isterim.

Sultanahmet, yılın hangi mevsiminde giderseniz gidin, yabancı popülasyonu sebebiyle kendinizi tursit gibi hissedeceğiniz bir yer. Bu kadar zamanlık İstanbul serüvenimde tarihi Sultanahmet köftecisini de ilk defa ziyaret ettim ve köftelerden midir bilmem, o akşamdan itibaren sürekli birşeyler yiyoruz.( yazının yazıldığı anda sıcak kek ve çay)

Misal dün akşam da, günün anlam ve öneminden kaçmak bahanesiyle Arnavutköy Takanik’e kaçtık. 30 yaşından sonra burun kıvırdığım tüm yemekleri herşeyi yemeye karar verdiğim için, Takanik’de her zamna yaptığımın aksine salata ve mısır ekmeği ile yetinmedim, hatta balık böreği bile yedim. Güzelce karnımızı şişirip, bir sürü ikram ile şımardıktan sonra birkaç dolu masa ile çıktığımız Takanik’in hemen ilerisindeki tıklım tıklım Adem Baba’yı görünce biraz burulduk tabii ama bunlar ısınma turları, Arnavutköy’lüler de keşfedecektir elbette burayı diye kendi kendimizi de hemen avuttuk.

Yine yemek haline devam edeceğim ama, bu sabah kahvaltısında da 2 numaralı platonik aşkım Burak Kut ile yan yana masalarda oturduk. Hem süper bir kahvaltının getirdiği mutluluk, hem de küçükken ne kadar salak olduğumu hatırlamak ( gazetenin verdiği gerçek boy posterini duvarıma astığım zamanlar) saçmasapan bir tebessüm oluşturdu suratımda.

Pazartesi’den itibaren 5. kez Chuck’un aynı bölümünü izledim. Sorun bende mi cnbc-e’nin tekrar politikasında mı bilemiyor; Chuck mı yoksa ezeli rakibi Bryce mi daha yakışıklı karar veremiyorum.

Teknosa’nın sponsorluk reklamlarını pek beğeniyor ama yeri gelmişken söylemeliyim,İstinye Park’daki müşteri hizmetlerinde duran hödük görevliye fevkalade gıcık oluyorum.

Dr. Oetker’ın hazır kek kalıpları ile anne kek hissiyatımı gidermeyi denedim ama damla çikolata türünden bişey eklemelerinden ötürü mutluluğa erişemedim. Yine de işten eve gelip misafir ağırlamayı düşünen ev hanımlar için acaip kullanışlı çözümler, kendilerini geçte olsa tebrik ediyorum.

Hyundai'nin Ocak ayında en çok araç satan marka olmasını aklım ve mantığım almıyor bir türlü, demek ki kriz illle de birilerinin işine yarıyor, gün gelir bu şanslı talihli de ben olurum diye hayalediyorum. ( bu sefer bilerek bitişik yazdım)

Bilgi sayesinde ruhumuzdaki gizli yaratıcılığı keşfetmeye çalışıyor ve gecenin her bir vaktinde düm tek tek kıvamında darbuka ile haşır neşir oluyoruz. Kimbilir belkide başka bir müzik aletini süper çalacak bir yetenekteyim ama işte denemediğim için burda sadece konuşup, sadece yazmaktan öteye gidemiyorum.

Hereoes’u izliyor ama biri neler oluyor diye sorduğunda kuracak 3 tane düzgün cümle bulamıyorum. Galiba sadece 1 saat boyunca tv karşısında vakit geçiriyorum.

Satırlarıma son verirken, bu ağır Pazar depresyonuma çare bulsun diye geri kalan 7 saatin çifte kavrulmuş kıvamda geçmesini diliyor, herkese şimdiden süpersonik, sağlıklı, huzurlu ve pek tabiki mutlu bir hafta diliyorum.

Birde hava çoooook soğuk olmasa, hayat daha güzel olabilirdi sanki, yanılıyor muyum?


ps. haftasonunun şarkısı da Pazar kahvaltı röportajının da etkisiyle, Nil Karaibrahimgil ve Kek olarak seçiyorum.

Hiç yorum yok: