28 Kasım 2008 Cuma

"gölgesizim her gün her yerde"



Candan Erçetin'in yeni şarkısı, ne kadar uzun zamandır Candan Erçetin dinlemediğinizi ve aslında bunun ne kadar da büyük bir eksiklik olduğunu hatırlatıyor size. Sağolsun pek de hissiyatlı bir şarkı insanı buruk yapıyor. Zaten bugün buruğum yani, şu işteki en yakın arkadaşım bugün ayrılıyor, kendisi 3 gündür sakatlanmak mazeretiylende işe gelmediğinden eşyalarını da ben topladım. Onun gitmesinden ziyade, ne kadar yalnızdım, şimdi daha da yalnız olacağım fikri süper geliyor cuma cuma.




Neyse hissiyatı derinleştirmeyelim, ben kimim derken mavi sakal'ın ben kimleyim'ine de hatırlıyor bünyeler. Yani aslında haftasonu klibini görünce yaa dur dinliyim tekrar şu şarkıyı falan diyorsunuz. Güzel şarkı, benim için daha da özeldir falan... Candan Erçetin sözlerini feri yazmışken bende bunu yazıyım istedim, zira bu şarkısının sözlerini gönderildiğinde de ilk tepkim aa bakın bide bu şarkı var demek oldu, şimdi bu tepkimi geneiş mecralara duyuruyorum. Dream'de bazen yayınlanıyor ama siz yinede youtube.a da danışabilirsiniz.




ben kimleyim


ben nerdeyim


sessizlik kanimdan daha agir


ben kimleyim


ben nerdeyim


yaslarim yaslarimdan daha agir


ben kimleyim


ben nerdeyim


sessizlik kanimdan daha agir


ben bekledim


ben sevindim


yaslarim yaslarimdan daha agir


bir agirlik çöktü anlarima


bu agirlik hersey uzak bana


bir agirlik çöktü hayatima


bu agirlik herseyden zor bana


ben neyleyim ben çok sevdim


sensizlik senleyken daha agir...




şarkının ve yazının ana fikri de " bir ağırlık çöktü bana " mısralarındadır... 2009 bir gelsin herşey kuş gibi hafif olacak inançlarım ile satırlarıma son verirken, sizin cumanızın bende katbe kat güzel olmasını temenni ediyorum.


26 Kasım 2008 Çarşamba

"İstemediğin şeyleri, başka birileri istiyor diye isteme"


Kendi kendime tavsiye;

Aşağıda bahsi geçen iki kitabı da oku, Statü Endişesinden ders al ama Çalışmanın mutluluğu ve sıkıntısı'ndan mutluluk kısımlarını not al, sıkıntıları için sende kitap yazabilirsin unutma:)




"Soru: İnsan Neden Çalışır?"



Geçen hafta Serdar Turgut’un da yazdığı Alain de Botton’un Statü Endişesi adlı kitabını okuyup bitirdiğim gün hayattan birkaç milyon dolar tasarruf etmiştim. Hayatımı dramatik bir şekilde değiştirmemi sağlamıştı bu baş yapıt. “İstemediğin şeyleri, başka birileri istiyor diye isteme.” Statü Endişesi’nden öğrendiğim buydu. Felsefi anlamda aydınlanmamı bir kenara bırakacak olursak, dediğim gibi, ciddi bir servet vurmuştu sanki; sahip olduklarımın farkına varmıştım!


Şimdi üstadın yeni kitabı Çalışmanın Mutluluğu ve Sıkıntısı’na (Sel Yayıncılık) sarmış durumdayım. Umarım kitabı bitirdiğim zaman, bu kez de çalışmak zorunda olmayacağımın farkına varırım. Gerçi global krizin, global işsizlik uzantılarını yavaş yavaş görmeye başladığımız bu dönemde belki de çalışma hayatının bana ihtiyacı kalmaz!Kitap daha iyi bir zamanda piyasaya çıkamazdı anlayacağınız. Bana uygun iş hangisi? Yeteneklerimi en çok hangi işte gösterebilirim? Kariyerimi nasıl planlamalıyım?Kendimize sürekli sorduğumuz, ve önümüzdeki dönemlerde daha da sık soracağımız bu soruların yanıtlarını bulmaya çalışıyor Alain de Botton. Ve bunu yaparken de Ferrari’sini satan sidikli denyonun sığlığına düşmüyor. Roket mühendisinden girin, liman işçisinden çıkın; çok farklı iş kollarındaki insanları gözlemleyen Alain de Botton gene ezber bozacak gibi geliyor bana. Düşünmeye ve kabullenmeye mecaliniz varsa bu kitabı kaçırmayın derim.


MAnsur Forutan

"siyahını bırak da gel, derdi sil yeter"



ademler & havvalar'dan yine söze gerek kalmayan iki kuple hayat dersi:)

Devamı için bknz. www.piyalemadra.com



25 Kasım 2008 Salı

"yıllarca ben koşup, çalıştım, çabaladım o bir vurdu gol oldu"



Psikoji master'ı yapanlara tez, araştırma konusu önerisi:


IK departmanları yöneticilerinden gelen işe alım taleplerinde kaç tanesinin cinsiyet ayrımı yaptığı; bu ayırımı yapanların kaç tanesinin hatun olduğu ( off the record söyleyenler de dahil ) ve bu ayrımın gerekçeleri bilimsel bir araştırmada toplanır ise iş hayatındaki kadınlar, önündeki engellerin erkeklerden ziyade hatunlardan kaynaklandığını da net bir şekilde idrak ederler inşallah.



imza: bundan sonraki yöneticim erkek olur umudundaki space sahipçisi:)

24 Kasım 2008 Pazartesi

bomboş bir yarın, önü açık, ucu kaçık




Bugünlerde evlenmeyi düşünenler umarım"var mı yok musun'un dünkü bölümüne denk gelmişlerdir.


Gazete okumayanlar veya izlemeyenler için kısa bir ön bilgi; İlker adlı yarışmacı sahış kişisi; rüyasında görmesine, son 7 kutuya kadar 4 adet, son 4 kutuya 2 adet 500000 YTL taşımasına rağmen, Allahsız ve vicdansız Hamdi Bey'in 91.000 YTL'lik teklifini kabul etti.


Ve son dakikasına kadar da kutumda 500.000 var biliyorum, çok fazla inanıyorum falan filan demesine rağmen. Bunu gazetede okuyanlar konuyu anlayamaz ama tv.de bizatihi seyredenler " Bekar!a karı boşamak kolay" atasözünün ne kadar doğru olduğunu idrak etmişlerdir bence.


Bugüne kadar olan tüm programlarda olduğu gibi hatun tayfası, sözde eşine karışmayarak satır altı mesajlar ile derdini pek güzel anlattı ve bunu da kazanamazsak senin açgözlülüğünden hayalperestliğinden olacak be adam da dedi. Sonuçta orda anneniz, babanız olsa çocuk olmanın özgürlüğü ile bireysel davranabilirsiniz; ama işte bir hayatı paylaşıyorsanız, sizin kararlarınızdan ötürü başka birisi daha önceden sıkıntı çekmişse, kırk yılda bir fırsat önünüze gelmişken bunu da boş hayallere ( dolu olduğunu sonradan gördük ama ) harcayamıyorsunuz. Bir hayatı artı ve eksileri ile yaşamak tamda bu sanırım.


Söz konusu yarışmacının hayalkırıklığı her ihtimalde, hiç birşey kazanamaması durumunda eşinin yapacağı dırdırdan iyidir, bence bunun için olması gerekeni yaptığı için kendinle gurur duymalı ve o gün gelip de meşhur 500.000'i biri cesaret edip aldığında acı bir tebessümle geçmişi hatırlamalı.


İlgili yazıya en uygun ana fikir için pek!!! değerli Kurtlar Vadisi repliğine başvurucam; SONUNU DÜŞÜNEN KAHRAMAN OLAMAZ.



"varsın böyle geçsin "



Issız Adam'ı sevmem, filmin şuan böylesine gündemde olmasına sevinmemi sağlamıyor aksine antipati duyuyorum. Ben bir film izledim, sevdim, övdüm benim için aslında konu orda kapandı.


Ama işte kulaktan kulağa herkes birşeyler anlatıyor, yazıyor, birileri ağlıyor, birileri eleştiriyor film gündemden düşmüyor.


Bazen düz yüzeysel bir insan olmak mutluluğun anakaynağı oluyor, hatta bazen bile değil genelde bu böyle oluyor.


Bu yüzden de filmi izlemek, anlayabildiğimi anlamak, beğenmek sonrasında sorgulamamak iyi birşey benim için. Ondan bir film için bu kadar eleştiri çok sıkıcı geliyor, göz ardı ediyorum. Filmin müzikleri duyunca ayağa düştü yaa diye hafif içim burkuluyor, Leblon'un müşteri sayısı % 20 arttığını okuyunca filmden önce gittiğim ve beğenmediğim için ben o kesimde değilim diye rahatlıyorum, filmde ağlamadığım hayatımla filmi bağdaştırmadığım ama buna rağmen fimi sevdiğim için rahatlıyorum.

İşin özü, dün Hıncal Uluç'un filme ilişkin yazısını, olağan herkesin beğendiğini eleştir, yada herkesten önce sen beğenmiş tavrına bürün stratejisinin bir uygulaması olarak algılıyorum. Neden insanlar bir filmi herkesin beğenmek zorunda olmadığını, herkesin algısının farklı olacağını kabul edemiyor birtek bunu idrak edemiyorum.

Cemal Hünal yakışıklı değilken, 1.5 sezondur bir dizide oynarken nasıl bu film sayesinde birden hatunların gözdesi oluyor bunu da idrak edemiyorum.

Ben gittim sevdim, paylaştım ama sanırım bir süre artık Issız Adam duymasam film benim için daha özel olacak:) Siz yinede emek olan Türk filmlerinin hakkını verin bence.

Ps. Çağan Irmak'ın her haftasonu Kanyon'da olmasını, filmin gidişatını birebir takip etmesine yoruyorum ki, buda kendisini her görüşümde gülümsememe sebep oluyor:)


"ben umut satın alırım ard arda geçse de bu seneler"



Değerli ev arkadaşım ( aynı zamanda en yakın arkidişim) bilginin yarın doğumgünü.

Bu kaçıncı doğumgünü kutlayışımız diye düşündüm 11'e dayanmış rakam, biraz ürktüm, biraz geçmişi hatırladım tebessüm ettim, biraz "kaybolan yıllar" haline büründüm en nihayetnde tuhaf oldum...

Belkide yaşlanmadık sadece yıllandık diyeceğim çok sevgili kalıbı olacak ama eski dostlar anlar halimi, o bu yazıları okumaz zaten ben ona bilahere doğumgünü kartında özet geçerim.

Zaten benim için de 2008 de gitti gidiyor. Çok söyledim söylemeye de devame deceğim çift haneli yıllardan hayır görmedim hiç, bunun içindir ki iyimserim, heyecanlıyım 2009'u bekliyorum, krizdi yaşlılıkdı dertlerini bir sürelik göz ardı ediyorum.

21 Kasım 2008 Cuma

"bir sözüm bin yere gider ,en sonunda gözlerime bir bak yeter "



Hayat olmaz dediğin oldurulduğu arena, başka birşey değil.


5-6 ay önce olmaz dediğim, hiç gelmeyecek dediğim zamanlar geldi çattı.

Gitmem dediğim yerlere yol göründü.

şu ortama azıcık dayanmama sebebim olan parametreler de değişti.

Fevkalade depresyondayım, ama fırsat bulup dalgalanıp durulamıyorum.

Beynim nasıl olacak sorusunu tasavvur edemiyor.


Bunun için nasılsın sorusuna iyiyim diye cevap verirsem, gözlerime bakın, halimi anlarsınız...

"kekeleyen bir yaşamın hecesinden gelmiştim sana"




Uzaklardan, misal uzaydan biri gelse bana Tanrı'nın varlığını ispat et dese;
Nar yemesini hiç olmadı patlamış mısırın patlayışını baştan sona izlemesini önerirdim.
Hala şüphesi olursa, olayı kendi damak tadına havale ederdim:)



ps. Başlık ; Ayrılık- Şükrü Erbaş

"ellerine sağlık"




Eski dosta yeniden kavuşmamızı sağlayan bütün iş adamlarına, sermaye sahiplerine, emekçilere, fındıkları sebebiyle ordululara herkesçiklere selam ediyorum.

Yeni Tadelle'yi de tattım gördüm kaliteden ödün vermemiş arkadaşlar, ellerine sağlık diyoruz, marketlere koşuyoruz:)

Bu sefer de batarlarsa tadelle için ben bile birşey yapamam, onun için toplu alımlara bir an evvel başlayamakta fayda görüyorum.
Ne diyelim yuppiyayeeee:)
ps 1: Ekteki Efes Pilsen fotosu, google görsel'de tadelle aramam sırasında karşıma çıktığı için nostaljik amaçlı yazıya iliştirilmiştir.
Ps. 2: Fatih Terim'li tadelleci reklamını da hatırladım bu sayede, ama imkanlar sınırlı alın reklamı izleyin diyemedik tabii:(
ps.3 : Tadelle ile ilgili üstat'da bir yazı yazmıştım , tarihini hatırlamıyorum ama tadelle tutkumu anlamak için o yazıya da bakabilirsiniz:)

19 Kasım 2008 Çarşamba

"kendi kendine bir sor"





Kadınlar ikiye ayrılır;

Topuklu ayakkabı giyebilenler ve giyemeyenler.

Bu iki ana küme altında farklı şekilde gruplandırılır;

Topuklu ayakkabı giymeyi sevmeyen ama ayakkabı giydiğinde hakkını veren;

Topuklu ayakkabı giymeyi seven ama yürümeyi beceremeyen;

Topuklu ayakkabı giymeyi sevmeyen ve yürümeyi de beceremeyen;

Topuklu ayakkabı giymeyi seven ve karda bile bu ayakkabılar ile yürüyebilen.

Ben; düz yolda dahi yamuk yürüyebilecek cinste olup, topuklu ayakkabı giymekten de vazgeçmeyen inatçı bir ördeğim. ( ördeğim paytak yürüyüşümden gelir.)


Hatun hatunu inceler travmasından dolayı, genelde yürüyen merdivenlerde önümde duran hatunların topuklu ayakkabı üzerinde dengede duramamasına bir yandan sevinir ( benim gibi kaç kişi var) bir yandan üzülürüm. ( niye bu eziyet)

Yağmur çamur dinlemem yürür giderim diyen ablaları da, converse'den başka birşey giyince bünyem sapıtır diyenleri de ortalardan biryerlerden izler keyfime bakarım, cefasını ayaklarım çeker.





18 Kasım 2008 Salı

"ne günahları vardı bu gençlerin?


Devrim Arabaları:



Aslında sırf bu kadar düzgün ve yetenekli adam nasıl bir araya geldi merakından gidilmeli bu filme. Devrim ve hikayesini merak etmesenizde filmin sonunda vay be diyorsunuz, film diye böledir gerçeği belki farklıdır diye de düşünüyorsunuz ama yinede sonuca üzülüyorsunuz.




Kim bilir ne yaşadı insanlar, nasıl umutları çalındı diye...Yönetmene rol paylaşımından ötürü şapka çıkartıyorsunuz, çünkü o kadar büyük adam kolay kolay idare edilmez.




Sonra tabii birde Taner Birsel var. Karizması karakteri için yaratılmış gibi. Acısı, korkular, heyecanı içinize işliyor sanki.




Ve bence birde Selçuk Yöntem var ki, belki uzun süredir dizilerde izlediğim için sadece, filmde birbaşka oluyor ve bence filmin en ders verici sözlerini ediyor" Türkiye'de hiçbir başarı cezasız kalmaz".




ironik olan, filmin akıbetinin de bu sözler gibi olması. Film Mustafa karmaşası, James Bond, Issız adam derken unutuluyor, izleme tercihlerinde 1. planda yer alamıyor.




Oysa keşke herkes izleyebilseydi bu filmi. Bu emeğin farkında olabilseydi herkes. Çekilen zorlukları, nerden nereye gelmişsiz diye tuhaf bir gurur duysaydı. Ve daha da önemlisi Tolga Örnek bu gişeden cesaret alıp, böyle güzel eserler yapmaya devam etseydi.




Ama işte Arog, Osmanlı Cumhuriyeti, Recep İvedik 2, Muro derken bu filme neden gitsin ki insanlar diye düşünüyorum, kendim izledim kendim yazdım satırlarıma son veriyorum.




Tabii filmin en afilli cümlesini de yazmayı unutmuyorum;




"ben senin bildiklerini unuttum oğlum"




17 Kasım 2008 Pazartesi

"kaybolan tek biz değiliz bunca yıllık emekler "



Şuanki durumumu anlatacak en güzel şarkı "Orhan Gencebay ve Dil Yarası"

Yani eskiden çayımıza su koyardık ve böyle tehlikeleri en başından bertaraf ederdik hayatımızdan ama artık koca adam olduk ve dilimizi yakar olduk.

Sabah sabah sıcak olduğunu adım gibi bildiğim çaya kahvaltıyı çabuk bitirmek gayesinde saldırınca, bütün gün bedenimizi işgal edecek bir sızıya da merhaba diyorum.

Bu haftaya da dil yarası ile başladık anlayacağınız. Konu ile bağlamak üzere de Sn. Gencebay'ın değerli eserini de buraya kopylamak istedim, Sakin en güzel albüm falan laflarının üzerine kaymaklı ekmek kadayıfı olur ama blog vizyonumun max. gerekli gereksiz bilgi olduğunu unutmayın.



kim bilecek daha neler neler bekliyor ikimizi [lal laaağa]

belki de çok mutlu olacaktık tutsaydık dilimizi [lal lal lağağa]

bu inat bu kapris bu kavgalar yıprattı sevgimizi [lalala lal lal lal lağağa ğaaa]

en acı sözler bile söylerken tutmadık dilimizi [dabadabadap]

dil yarası dil yarası en acı yara imiş dudaktan kalbe bir yol var kiğ sevgi ve şefkattenmiş [veüğvvv]


belki de çok mutlu olacaktık tutsaydık dilimizi tam aşkı bulduk derken nasıl da kaybettik sevgimizi

aşka doğru ilk adımlar ne ümitle doluydu seviyorum seni demek gönlümün tek yoluydu hasret bizi bekler [trağağağa]

sevmek bizi bekler [trağağağaey]

koybolan tek biz değiliz bunca yıllık emekler dil yarası dil yarası en acı yara imiş [dabaüüv]dudaktan kalbe bir yol var ki saygı ve sevgidenmiş [ah ah rah]
dil yarası dil yarası en acı yara imiş dudaktan kalbe bir yol var ki sevgi ve şefkattenmiş [nağa ğağa ğey]...

"sen küçük kız bize alkış tut, hayat batırırken"



Yılsonu müzik, film, kitap falan değerlendirmelerine daha var ama yinede şu bir ayda bir mucize olmazsa 2008 yılının albümünü Sakin ve Hayat olarak seçeceğim.


Hergün birşekilde albümlerinden bir iki kuple dinliyorum. Ve cidden çok iyiler, klipler, şarkı sözleri.


O sigara dumanına nasıl dayanırım bilmiyorum ama ilk iş Sakin'in çıkacağı bir konsere gitmek olacak.


ama cidden bu sigara dumanı hadisesi gönlümde çok fena bir yara:)

14 Kasım 2008 Cuma

"adını bile soramam, maksadımı aşamam"



Dün yaratıcılığım son demindeyken ( uykuya beş kala) dilime bir şarkı dolandı ve bu şarkıyla beraber beynimin ışıkları bir güzel yandı.


CNBC-e orjinallikten yana bunun farkındayım ama onlarda benim fikrimi düşünseydiler kesinlikle kullanırlardı. Yani kaç sezondur Prison Break, Michael Scolfield şirket kavramları hayatımıza girmişken, bir dizi reklamında, olmadı final sahnesinde falan filan "Mor ve Ötesi'den Şirket adlı eser nasıl çalınmaz anlamış değilim. Yani MS'un derdini en güzel bu şarkı anlatır bence. Gerekirse çevirsin Haruncum sözleri ingilizceye olsun bitsin bu iş. Yani dizi için şarkı yapmaktansa hazır yaratılmış şarkıları kullanalım diyede tembel bir yaratacıyım, yinede yetkililere seslenirim.


bu da bir ben yaptım oldu yazısıdır, okuyup haliyei ruhum için fazla üzülmeyiniz dear okur.

13 Kasım 2008 Perşembe

"sebepsiz ve sonuçsuz "


Asansörde ineceği kata kadar geçen zamanda yapacak hiçbişeyi olmayan bünyelere;


eğer asansör kalabalık ise, etrafınızdakilere bakıp kaçının işinden memnun olduğunu, hangilerinin aktif iş arama sürecinde, hangilerinin pasif iş arama hallerinde olduğunu tahmin edin; tanımıyorsanız hangilerinin ne iş yaptığını ama aslında ne olmak istediklerinin düşünün. Sabah yüzleri asık ise, akşam evde onları bayan unsurları düşünün, bu öngörü ile sizde bayıcı unsur olmamayı öğrenin. Şimdi ilk işi kahve içmek mi olur demli bir çayla mı edecektir kahvaltısını, poğaça insanımıdır, tostçu mu genişletebileceğiniz kadar genişletin varsayımları.


Tanıdığınız ama ıyy dediğiniz insanlarla aynı asansöre biniyorsanız kulaklıklarınıza sarılın, maillerinizi kontrol edin, elde avuçta birşey yoksa, bu asansördeki reklamlarda hep aynı demeyin reklamı inceleyin. Yok ortada kalmış kafanızı da kaldıramıyorsanız, parfüm teşhislerinde bulunun, ayakkabı model vizyonunuzu genişletin.


45. katta çalışmıyorsanız, ki bu yazıyı okuyup da 45. katta çalışan birinin olma ihtimali sıfıra yakın, bu önerilerimden illaki biri işe yarar. Yok bunların hiçbiri işe yaramaz diyorsanız, sosyal olayı deneyin, tanısanız da tanımasanız da tatlı bir tebessüm ile insanlarla havadan sudan karadan trafikten konuşun, inanın bana bazen çok zor olsa da nereye bakacağınızı bilmediğiniz dakikalardan daha bayıcı olamaz.


12 Kasım 2008 Çarşamba

"falımızda hasret var, ayrılık var demedim mi?"




Onur Baştürk benim gibi popüler kültür meraklıları tarafından çok okunan bir yazar. Seviyorum diyemem ama okuyorum düzenli hallerde.

İlk defa bir yazısını kopyalıyorum ve bununda sebebi Issız Adam. bence kesinlikle çok doğru bir tespitte bulunmuş, filmi Çağan Irmak'tan kopya çekmediyse hopp diye çözüvermiş. Yazının 3 kısmı var, bir kısmını burda yayınlayacağım, diğerini üstat'da, diğer kısmını da merak edenler varsa internete göz atsınlar diyeceğim, gözlerinizden öpeceğim.

"Çocuksu Tepkiler Diyarında"




Ve "Issız Adam"... Yok giden ağlayarak çıkıyormuş filmden, ay bi fena oluyormuş, inanılmaz aşk filmiymiş.Göklere çıkartıldıkça çıkartılıyor. Oysa filme zarar veriyorlar.


O kadar ağlak bir film değil bir kere. İnanılmaz aşk filmi de değil. Hepsi klişe, yüzeyde, filmi anlatmayan tanımlar; geçiniz.


"Issız Adam", sade kahve kıvamında bir erkek yalnızlığı filmi. O kadar (abartmayın kardeşim).

Ağlatıyorsa biraz finalinde, bir-iki yerinde, onun da nedeni var. Kadınlar, erkeğin yalnızlığına ağlıyor. Filmdeki anne ayrı, kırk yılda bir "bağlandığı" sevgilisi terkedildikten sonra ayrı ağlıyor. Ama onların ağlamaları geçiyor, yeni bir hayat kurabiliyorlar. Erkeğin ağlaması geç ve pek fena oluyor, nasıl derler, "Adama koyuyor be kardeşim". Sonuçta şöyle diyebilir miyiz, filmin ana fikri olarak sayın Irmak: Bilinenin aksine, aslında kadınlar yalnız kalmaya dayanamıyor. Yeni bir iş/adam/saç şekliyle filan yollarına devam ediyorlar.

Gel gör ki erkek, aynı model ıssızlıkla devam ediyor yalnızlığına. Değişmiyor, en fazla arada iç geçirip kendine acıyor. Kadın da vaziyeti görünce tabii: Hem gerçek hayatta hem perdede, dayanamayıp ağlıyor.
Ps. kendimde farkındayım abartıyorum filme olan hayranlığımı ama kırk yılda bir oluyor böyle güzellikler, ondan utanmadan çekinmeden söylüyorum "seviyorum uleyn"

11 Kasım 2008 Salı

"yönetici olabilirim aslında, yapamayan yönetir derler"






Bu haber ile anladığım gerçek; biz orta düzeyleri seçerken aranan en önemli özellik ilgili pozisyonda x yıl deneyim hadisesinin üst düzeyde pek geçerli olmamasıdır.

gıda sektörü ile teknoloji sektörünün bu kadar ortak noktası vardıda biz mi kaçırdık acaba? Sırf bişeyin genel müdürü olmak her sektörün piri olmayı mı gerektirir. Birde bu hatunu bulan IK şirketine nasıl paralar bayılmıştırlar Allah bilir.

Fevkalade önyargılı görüşüm; Vodafone bence manasız reklamları gibi manasız bir karar vermiş.

ve son kararım;

batsın bu kariyer hadiseleri, batsın bu YALAN dünya....

"hiçbir şey yerini tutamaz"

Filmdeki sahnelerden bir fotoğraf olsaydı daha haklı olabilirdim biraz sonra yazacağım satırlarda.
Ama siz yinede dikkatli incelerseniz Cemal Hünal'ın (Asi'deki Kerem, Issız Adam'daki Alper) Sinan Tuzcu'ya ( Yol Arkadaşım'daki Sertaç, Ihlamurlar Altındaki bıyıklı ve itici olan kişi ) ne kadar benzediğini farkedebilirsiniz.
Ben dün filmi izlerken birkaç kez resmen Sinan Tuzcu yahu demekten kendimi alıkoyamadım.

Zaten kendisini acaippp ama acaip seviyorum, çok beğeniyorum, ama karısını da sevdiğimden, beğenim belli bir saygı düzeyinde kalıyor, yani vesselam alakasız olarak onunda yazdığı oyuna gidesim var, tiyatro ile bağ oluştururum belki kendisi sayesinde.
İlk defa bir benzetmemin başkaları tarafından da kabul göreceğine inancım var, bu yazıyı da bundan ötürü yazdım, haydi bakalım hayırlısı....



"son deneme"



toplum yararına kampanya;


Arto artık sahneye çıksın, Allah'ın hergünü / her manasız saatte Kanyon'u işgal edip, insan kesmekten vazgeçsin.

10 Kasım 2008 Pazartesi

"kim ayırdı sevenleri "


Filmin ( Issız Adam) ara sıcaklarından devam...

"Bana yalan söylediler" Semiramis Pekkan

bir aleme indim yalnızyerde toprak,
gökte yıldızbir yan susuz bir yan deniziki el,
bir baş verdilerbir çift göz ağlar dediler
dört bir yanda benim gibiler
doğru söz içinmiş diller
işte kalbin sev dediler
bana yalan söylediler
bana yalan söylediler
kaderden bahsetmediler
varsın böyle geçsin ömrüm
neşeyle dolsun bari her günüm
hani benim sevdiklerim
hani gönül verdiklerim
hasret gider ben giderim.



"normal mi sence?"




Haftalık burukluklar;

No 1: Mudo'nun 7 günlük indirimi sebebiyle ziyaret ettiğim mağazalarından bir adet dahi ürün beğenmemiş eski bir mudosever olarak bu kış sezonlarına bünyemizde yarattıkları hayalkırıkları sebebiyle koca bir eksi veriyoruz, paramız cebimizde kaldı diye şükrediyoruz.


No 2: Nihayet 4. hafta da basketbol sezonunu açmama sebep olan Efes Pilsen- Beşiktaş maçındaki basketbol sebebiyle yaşadığım hayal kırıklığı. Galiba İtü maçlarını izlemek hepsinden daha doğru bir tercih olacak. Çünkü hala derbi dediğiniz şey 3 büyüklerin arasında oynanıyor. Ergin Ataman Beşiktaş'dan ayrılırken o genç takım ruhunu da götürmüş sanırım, çünkü Efes iyi oynamadan çok da rahat kazandı maçı. Bu arada Ergin Ataman'ı hiççç ama hiç sevmiyorum, Tuncay Özilhan'ın her maça gelmesini takdir ediyorum, Engin Atsür'ü de 2008-2009 sezonu en yakışıklı basketbolcusu seçiyorum.





Tabii birde güler kardeşler hadisesi var. Devir resmen tersine dönmüş durumdaki bunun içinde çalışkanlığından ötürü sinan'ı tebrik etmek gerekir. Muratcan güler sahada basketboloynamaşevkini kaybetmiş bir görüntü çiziyordu ki umarım bu sadece bir maça özgü bir haldir. Ama hala herşeye rağmen basketbol benim için güseldir, bunun içinde haftaya olan Efes- fener maçına gidilmelidir.

"hem oyundum hem de oyunumu bozandım"


Piyale Madra - Ademler Havvalar sayesinde 3 konuya kısaca özet yapabilme şansı elde ettim, yazıya foto arama derdinden de kurtuldum pek şahane oldu. Obama da Obama diye bir haftadır herkes pek sevinçli. Cidden pazarlama sen nelere kadirsin demek istiyorum. Tv alemleri bizi olmamızı istedikleri kişi yaparken hiç yorulmuyorlar bence. Öylesine saf ve işlenmeye bir hamurumuz var ki halimiz içler acısı. Seçim sonucunda sevinen, ağlayan Amerikalıların bazı şeylerin değişeceğine dair olan umutlarına hayran kaldım, ben mesela bugün mevcut iktidar değişse, ters düz olsa da bu ülkede bazı şeylerin hiç ama hiç değişmeyeceğine dair umutlarımı satılığa çıkartalı çok oldu mesela.



Erkekler aptal falan değilller tabii ama bazı konularda hatunlar o kadarrrrr çok şey düşünüyorlar ve bu düşünceleri o kadar kompleksleştiriyorlar ki, erkeklerin bizi anlamasını beklemek, anlamadıkları için agresifleşmek boşuna bir çabadır ama çoğu hatununda alın yazısıdır kanımca.

Ben liste hadisesinden vazgeçeli bir süre oldu ama hala kendimi yoracak hallerde devam ediyorum hayat oyununa o yüzden de hayatı en iyi şekilde yaşamak hali benim için ütopyadır . Sizin listeleriniz yoksa, hayat çokda komplike değilse benden size bir kucak dolusu tebrik, saygı sevgi ve alkış.


"neden böyle oldu?"



Ya dedikodu iyi hoş güsel de abartınca sizinde içinizi bir huzursuzluk kaplamıyor mu?

Algılarımı kapayıp, dünyada sadece kendime odaklansam hayat daha kolay olabilir sanki kendim ve vicdanım için, ama bu karikatürde de gördüğümüz üzere o zamanda daha sıkıcı olma ihtimalim ortaya çıkacaktır tabii.

9 Kasım 2008 Pazar

"biz evet evet evet biz "


ÖNERi:

Ben psikoloji öğrencisi olsaydım, tez konusu arasaydım Galatasaray'ın her türlü şart ve şeriatta Kadıköy'de Fenerime ( acıların çocuğu olmasına az kalmış hallerinde bile) yenilmesine sebep olan bilinçaltı, bilinçüstü sebepleri araştırırdım.



Bu bir alay konusu değil, gerçekten ciddi bir meraktır. Büyü, hacı hoca olsa bile bu kadar sene istikrarlı olamazdı diye düşünüyorum ben şahsen:) ama şikayetci de değilim tabii... Ne de olsa Avrupa'yı unutup GS'yi yenmeyi başarı sayacak hallerimize geri dönüyoruz.




"benim de söyleyeceklerim var"


DEĞİŞİM


Yoldan geçenleri izlerken "ne çok insan var" diye düşündüm. Hepimiz bi yerlere gidiyoruz, birileriyle konuşuyoruz, çalışıyoruz, dinleniyoruz. Ne kadar çoğuz. Hepimiz ne kadar çok kendimizi önemsiyoruz. Hayallerimiz var. Çok azımız uyguluyor hayalleriniz. Uğraşıyoruz yine de. Belli bir yaşa kadar bişey olmaya çalışıyoruz. Olamayanlarımız çocuk yapıyor, kendi olamadıklarını onlar olsun istiyor. Kafamızdaki olmak istediğimiz insan da farklı farklı. Genelde çok zengin olmak istiyoruz. Sıradan olmayı hazmedemiyor yine birçoğumuz. Özel olmalıyız, en azından bi kişi için. Kafasında olmak istediği kişiyi olamamış biri olarak, başka bir olmamış ile ilişkiye giriyoruz. İki sıradan insan birbirinin ne kadar özel biri olduğunu hatırlatıp duruyor. Aralarından biri hatırlamayınca ilişkiyi kesip, başka bir sıradana hatırlatması için arayışa giriyor. Uzun süre hatırlatanlar belli bi zaman sonra sıkılıp evleniyor, baktılar ikisi de birbirine bunu hatırlatmaktan sıkılmış, çocuk yapıp onu dünyanın en özeli kılıyorlar. Seçildiği için annesinin babasının sıradanlığını aşmakla görevlendiriliyor. İstediği gibi biri olmak yerine, anne babanın kafasında olmak istediği ama olamadığı insanı olmak zorunda. Hayır demesi neredeyse imkansız... Bu hayır diyemeyenler de büyüyüp, çabalıyor, olmuyor, birini buluyor, sıkılıyor, coçuk yapıyor...


Bu kısır döngü böyle sürüp gidiyor, gittikçe artıyoruz.


UMUT SARIKAYA

6 Kasım 2008 Perşembe

"ben gelemem ama sen git biraz dolas"


Blogumun vizyon misyon stratejisini totalde; ben gördüm; okudum, yedim , duydum sizde bir bakın isterseniz'dir.


İşte bu sebeple bayanlar baylar, yine bir eski bir yeni keşfimi sizlere sunuyorum.


Biri daha öncede bahsettiğim kestaneci amcamız. Kestane aşkıma dair satırlar yazamam, ancak bir video koyabilirim o kestaneyi yerken ki mutluluğumıu anlatabilecek o derece manyağımdır yani. İstanbul'un her köşesindeki kestaneci ile de az çok muhabbetimdir falan filan. İNsanlar genelde benim gibi bir kestane manyağı olmadığından taksimdeki hormonlu ve pişmemiş kestanelerden alıp yoluna devam edebilir, ama gerçekten bu yola baş koymuşlara Nişantaşı'na yolları düşerse Eminönü- Nişantaşı dolmuşlarının kalktığı, City'sin arka sokağındaki kestaneci amcayı keşfetmelerini öneririm. Zaten amca acaip sempatik ama onu geçtim kestaneler de müthiş, pişirme olayı da kıvamında olunca evinizde kestane olsa da siz amcayı boş geçemiyorsunuz.. Tabii şunuda söylemek de fayda var, taksimdeki gibi 100 gr. ı 5.000 YTL verip kendinizi o kadar da enayi gibi hissetmiyorsunuz.


Bu eski durağımıza eklenen yeni adresimiz ise tam benim gibi anne yemeği sevdalılarına. Ben amelsiz bir insan olmam münasebetiyle sık aralıklarla canı kek yemek isteyen bir insanım. Kabataş'taki Elifli pastanesinin havuçlu kekine bayılırım ama birtürlü denk getirip orda yiyemem. Sağolsun birileri beni düşünmüş ve bu yavrucağızın yakınlarına kekçi açalım demiş ve hemen beşiktaş pazarının ( haliyle evlendirme dairesinin karşısı) oraya Cakehouse adı altında şirin mi şirin, sempatik mi sempatik bir kek dükkancısı açmış. Tabii onlar turta, cheesecake falan da yapıyorlar ama ben sonuç odaklı olduğumdan sadece kek hadisesine eğiliyorum. Geçen cumartesi pazar sevdamız sayesinde keşfettik ve keklerin anne keki olduğunu da bizatihi test ettik. Sizde beşiktaş yakınlarında oturuyorsanız birgün bir test edin derim ben. Zaten o yoldan geçerken dikkat çekecek kadar da tatlı bir dükkan. Benim annem yıllarca bu yola baş koymuşken neden böyle bir cafesi olmadı diye de hayıflanmanız mümkün tabii...


Şimdiden afiyet olsun, yedikleriniz bal kaymak tadında olsun pek saygıdeğer okur.

5 Kasım 2008 Çarşamba

"hayat güzel hikayemde kalınca"


Eveleme, Geveleme....

Üstat'da yazdığın yazıları neden güncel tarihten eskiye göre yazıyorsun, tam tersi daha mantıklı demeyi düşünen/aklından bir an için geçiren/ ne hali varsa görsün diyen okurcuya kamuoyu açıklaması:

İsmim, cenneti kökleri havada olan bir ağaçın adı ve ben neden bilmem isimlerin insanlara öyle veya böyle bir ruhani etkisi olduğunu düşündüğümden de tersliğimi ismime veririm. Ayrıca amacım güncelliğini bir şekilde koruyabilmiş yazıları eklemek, yoksa öle copy paste.cilik değil işimiz, bir nevi Hıncal Uluç tatildeyken eski yazılarından seçmeler yapan Yasemin titizliğindeyiz hani:)
Okurcu demişken;


Değerli hellfire veyahut mordred (iş hayatı seni nasıl bezdiriyor görsem de) spaceciğime gösterdiğin manevi ve yorumsal desteklerden sonra buraya daha iki kuple yazamamaktan ötürü için sızlamıyor mu acaba diye sorarım sana:)


İmza: Her çarşamba olduğu gibi günü perşembe sanan saf salak halim.




içim sızlıyor doğru, ama sana git demekten başka çare mi var?"


Dünkü sosyal sorumluluk yazılarımdan sonra bugünde kendimi basketbola adadim sayın okurJ Açıkcasi yazmakda da geç kaldığım bir olay ama önemli değil, olayın vehameti cidden içimi burktu, seken top severcileride burkucaktır tahminimceJ

Basketbolu tutku ile sevmeye başladığım ,teknolojinin, internetlerin daha bizim evin kapısından bile geçmediği , ibrahim kutluayı sadece ben tanıyorum sandığım , fast break ‘in ekim sayısını ayın 26 sinda bir ihtimal bulduğumuz zamanlarda hayatımıza haftalık bir basketbol gazetesi girdi. Gazetenin fikir babasi camiada pek sevilmesede önemli değildi, hangi maçta kim kaç sayı atmış öğrenebilme şansım söz konusu Bandırmada yaşam olunca ancak bu gazete sayesinde olurdu. Bandırmadan sonra dünyadan bir haber olduğum fen lisesinde bile, kantincilere Salı günü siparişim olurdu fanatik basket.

Gün geldi gazetenin gerçek sahipçilerini de tanıma şansı buldum, gün geldi onlarin arşivlerinde bulamadıklari sayıyı onlara gönderdim. Gün geldi hayatıma turk basket girdi ve fanatik basketi sırfda almak için aldım ama yinede ısrarcıydım. Bu gazete basketbol için bir mihenk taşıydı ve ne olursa olsun birilerinin bu emeğe saygı göstermesi gerekiyordu.

Ama gün geldi , salilar salilari takip etti… Bu sayıyı da kaçırdık hissi sonrasinda hiç eksiklik duymamaya dönüştü ve sonuç tamda bugün artık eski dosta bir göz atalım diyince; gazeteci verdi haberi. Artık yayınlanmıyor Fanatik Basket , oldu epey zaman dedi… Ben üzüldüm , sanki gazetenin sahibi benmişçesine, kapı dışarı konulmuşcasına üzüldüm; başta hellfire olmak üzerederdimi anlayacaklara seslenmek istedim… Bunun içinde bir dernek kursam mı diye düşündüm vazgeçtim J

Yinede acimiz büyük… gerekli saygının müsait bir zamaninizda gösterilmesini talep eder, iki kuple gözyaşı da yazımın sonuna iliştiririm.


Üstat'da yayınlanma tarihi: 9 Kasım 2007

""alismaya calismak diye birşey yok, alışmak zorundayım""


kısa ve öz bir şekilde derdimi anlatmak istiyorum, aslinda zorundayımda:)

Bugüne dair 3 derin cumle aklıma geliyor...

"Bu sabah yağmur var istanbul'da" ( güncel edit; şuan için yok )

"Aller Anfang ist schwer"

( hep böyle düşündüm, ama yeni bir başlangıcım yok şuanlık)

"Sonunu düşünmeyen kahraman olamaz..."

(polat alemder dan da artık kahraman mahraman olmaz)

seç beğen al....


Üstat'da yayınlanma tarihi: 5 ARalık 2007

"beklenen gün geldi"



"İnsan ömründen bir gün geçti diye seviniyorsa ya mahkumdur ya da asker"


Şuan askerde olan bir arkadaşım, acemilik döneminde denk gelmiş bu yazıya ki, insan ilk duyduğunda ne kadar doğru diyor.


Sonra hafta başlıyor, cuma ne zaman gelir acaba diye gün sayıyoruz; paramız bitiyor ay sonu ne zaman gelir acaba diye gün sayıyoruz, bayram tatili gelse de şuraya gitsek diye gün sayıyoruz, saat 4 oluyor ama 6 olsun da eve gidelim diye saat sayıyoruz ve bunların hiçbir yasal yükümlülük olmaksızın kendi hayatlarımızın yoruculuğu altında yapıyoruz.


Ve galiba bazı şeyleri bu yüzden yanlış yapıyoruz....

"i have a dream"


Overdose 24 halinden midir bilinmez obama başkan olunca insan onunda bir jack bauer’i var mı acaba diye düşünmeden edemiyor.

Allah sonunu David Palmer’a benzetmesin diyor, dünyanın kalbinin attığı seçim sonuçlara bu derece yüzeysel yaklaşmamdan ötürü kendime şapka çıkartıyorum.

4 Kasım 2008 Salı

"iki gözüm iki çeşme haberin yok"


bugün kendime dair kişisel bir analiz yapmam gerekti ve farkettim ki ayarsız bir insanim ben...Optimum ölcülerde pek bir şeyim yok.. Misal bir kazağı beğernisem ayrı renklerinden 10 tane alabilirim.. Mantı seversem haftada 3 gün mantı yiyebilirim...ve müzik ...

bir şarkıyı sevdim mi yanımdakilerde sevsin diye ardından da şarkıdan gına gelsin diye elimden geleni de yaparım hani...

misal 2 gün önce aldığım sıla albümünde a3 den öteye hala geçemedim çünkü a1 şarkısı kafamdaki klip versiyonuyla pek feci favorim oldu. Daha kendimi misafir ötesi olarak gördüğümden müzik listemi laptopa da yukluyemediğimden , kulagimin dibindeki kaynaklarimiz da sınırlı ama 16 gb lık muzık listemde yanımda olsaydı bile bu sarkiyi dinlerdim gibi gelıyor bana...

Haftasonu ne kadar dinlerim tahminlerime göre haftaya carsamba sarkıdan bıkarim belki diye düşünüyorum ama o güne kadar şarkıyı dinledikçe içimi kurutabilirim gibi geldi bana... Belki bugün canım kendiliğinden sıkkın, ya da şarkıdan canım sıkıldı bilemiyorum ama sonuçta eksilerde bir günümdeyim... zaten hergünde yağmur yağıyor, ee bide bitmiyor hafta falan filan....

velhasıl şarkı cok güzel.. sonra klibinde kızın gözündeki rimeller ağlamaktan akmış olucak, bu sahneyide şart koşuyorum, değerli yönetmenimize duyurulur, şarkıdan dolayı bir kez daha tebrik edilir sıla hanım kızımız....


Üstat'da yayınlanma tarihi: 13 Aralık 2008

Güncel edit 1: şarkının adı da kenar süsü, sanırım klibi de yayınlandı ama tahmin edildiği üzere benim hayalim gibi olmadı:)


Güncel edit 2: Bu albümün 5 şarkısı gerçekten çok güzel ama albüm tuttu mu tutmadı bundan emin değilim.

"oysa şimdi ben artık kış ortasında kararsız"



kendi kişisel kariyerimde büyümek nedir diye bir tanım yapmak zorunda kalsam ( ki bu sadece yazı konusu olsun diye tanımlıyorum, ortada bir soru yok) cevabım burçlar olur...

Eskiden bir şekilde gazete, dergi , sakız kağıtlarinda okuduğum burçlar artık gözümün önünde dahi olsa ilgimi çekmiyor...hala kişilikleri burçlarlar ilişkilendiririm ama fakat ve lakin, bu ay başıma ne gelicek diye bir heyecanım kalmadığından mıdır nedir, ben o sayfalara elveda dedim, hala burc okuyanlar varsa benim yerime selam sölemelerini dilerim.

hoppidi hopp hopp


Üstat'da yayınlanma tarihi: 20 Aralık 2007

"anlamak için değer sabretmeye"



kitap okumamda iki etken var; biri kanyon d&r sevgim, diğeride servis kullanan bir insan olmam...Bu şartlar mevcut olmasa da kitap okumak isterdim ama kitap bitirme sürem bu kadar kısa olmazdi biliyorum.
Daha öncede söylemişimdir eskiden kitap seçimlerimi radikalin kitap ekine göre yapardım ama artık tamamen el yordamıyla hareket ediyorum.

Tabii olasılıksız gibi bir referansımda var ondan az çok kendimede güveniyorum:)

Son okuduğum kitaplardan zülfü livanellinin otobiyografsini bu seçime gerek olmaksızın almış ama o tatlı anlatımdan dolayı kitabı ağırlıklı ortalamada sevmiştim.

Sonra geçenlerde ben kanyon d&r.da kitaplardan güzel olani beni seçip bulsun diye bakınırken, ılgın olut dında bir adamin 3 kitabına rastladim... 3.kitabının kapağınd nevanın yazarından falanda diyince, baktım ki bu neva bazı alemlerde pekçe meşhur birkitap... Deneyelim bakalım dedim ve ne anladim biliyor musun değerli okur?

Benim bir kitap yazmamam için gerçekten bir engel yok. yani bence itü.de bir mühendiste olabilicek ama onun yerine doktor olan karakterimiz kendi hayatını ciddi ciddi kitap olarak yapmış. Kitabı süslü püslü olsun diye sanirim sonunuda drama çevirmiş ve yine sanirim bu kitap ergenlik dönemindeki veyahut unı.1 deki ogrenci arkidislerin favori kitabı olup çıkmış.

Benimde şöyle bir kötü özelliğim var; bir kitabi sevmesemde okur ve bitiririm ... Bu kitabıda aynen öle yaptım. Dili tarzı çokca saçma olmasina rağmen okudum, yollar uzundu birçırpıda da bitirdim . Bu yazıyıda ben yaptım siz yapmayın manasında yazıyorum... Gerçekten bugün kitap yazsam belki benimkide böyle olur, bu yüzden haddimi biliyorum ve sadece space.im ile ilgileniyorum. Ama bu arkadaş, abi yada yazarcı kendini 3. tekil şahıs haline dönüştürerek kendine, domat, paşa lakaplari takarak kahraman yapmış ki, kitabın sonunda herkes nefret etse dahi, kendini cezalandırmak için o kitabı yazmış olduğunu söylesede, kitabı okuduğumada öyle geri kafalı bir insanin doktor olduğuna da üzüldüm...

Sonra düşündüm acaba bir kitabın kahramani olmak, yazarı kim olursa olsun, alter egolarimizi okşayıcı bişey midir? Aslan burcu olduğumdan soğuk bakamadım bu fikre yinede kendi kitabımda kişisel hikayi yazmayacak kadar aklı başında olmaya karar verdim, kitap okumacisi olarak devam edeceğim şimdilik hayatıma.

Kitabı da bandirmada birakip yoluma ahmet ümit ve murathan mungan gibi bilindik sularda devam edeceğim...

Satırlarma da bir nevi yeni yıl dileği olaraktan müslüm gürsenin eski bir sarki sözü ile son veriyorum.


insanı yaşatan ümitler gibigüneşi getiren saatler gibigerçeğe dönüşen vaadler gibigeliver yanıma, güldür yüzümü"


Üstat'da yayınlanma tarihi: 20 Aralık 2007

"giderim bugün ha yarın hareket vakti gelince"


İş aleminde ofise çakılı çalışan ve sürekli müşteri muhatabı olmayan insanların cep telefonlarının seslerinin yüksek volume.larda olmasını, telefonu titreşim'e almak kavramından uzak olunmasını ve bu şahısları arayan sanki kıyamet kopuyorcasına da ısrarcı olan insan türlerine ciddi anlamında asabiyet besliyorum. Gün gelip patron olursam, şirketimin Grundbuch'unda ilk kurallarından biri de bu olacak. Ofisin içinde özel telefon sesi açık olmayacaktırrr, nokta.

Sevgililik, sonrada karı kocalık aleminde geçen uzun yıllar sonucunda doğumgünü falan filan hediyelerini beraber alan. Sen seç ben para ödemiş oluyim, böylece hediyeyi beğenmeme durumun olmaz olayına da fevkalade kılım. Yıllarca biri ile çıkıp her sene doğumgünü hediye alınmayabilir bunu anlarım ama emek vermeksizin sadece para vermek, beğendiysen alalım canım demek bana uygun değil.

Ama bunun dışında herkese şunu istiyorum, sen bunu al ben bunu okurum modeli baskılarım vardır onuda kabul etmem lazım.

Çalışma arkadaşlarımdan biri bugün istifa edecek, yerinde olabilmeyi bir istifa mektubunu resim çizmeyi o kadar isterdim ki, darısı başıma diyoruzzz....

Öyleyse son söz olarak diyelim ki, amin, inşallah ve maşallah.

"ruhumu ceker medcezir, geri vermezse i$ime gelir"


Dünyada bizim milli futbol takımımız kadar hassasiyeti yüksek başka bir spor takımı var mıdır bilemiyorum. Yani bu olaylar Akdeniz insanı olmak, hassas olmak falanla açıklanabilecek kadar basit şeyler değil sanırım.

Tayyip erdoğan başa gelince mi ( balık baştan kokar) böle oldu, yoksa tüm büyük adamlar baştanberi eleştiriye bu kadar tahammülsüzmüydüler onuda bilmiyorum.

Hayatımın hiçbir döneminde Fatih Terim’i sevmedim ama gün geçtikçe sevgisizlikten nefret boyutuna geçer oldum. Ve bu yüzden de milli takımın her başarısı sonunda, şimdi daha da patlayack, neler neler yumurtlayacak diye korkar oldum.

Ben kamp dönemini, oyuncuyu gerçek dünyadan kopartmak ve maça kanalize etmek diye bilirim ama bizim takım kamp döneminde o bana şöle dedi, bu bana bunu yazdı şeklinde, gazlamalar ile meşgul oluyor gibi bir düşünüyorum. Arkadaşım sanırsın milli takımda gençleştirme operasyonu var, herkes genç tıfıl ümit milli takım futbolcusu. Yani belli bir statüde uzun süredir futbol oynayan adamaların bir süre sonra derilerinin kalınlaşması gerekirken, bizde tam tersi oluyor. Peki tamam herkes Sergen olsun demiyoruz, ama bırakın millet de düşündüğünü istediği gibi aktarsın.


Balık baştan kokar hadisesi milli takımımızda da baş gösteriyor ve teknik direktörü bu kadar hırçın olan bir takım haliyle döner bıçağı ile rakibe, olmadı hakeme, hiç olmadı basına saldırmak gayesinde oluyor.

Tabii birde maç anlatıcıları ve yorum katıcıları var ki, bugüne kadar onların bir hakemi de tebrik ettiğine denk gelmedim. Hakem kötü değilse, karşı takım çok çirkeftir. Sizin deplasmanda oynasanız yapacağınız aynı şeyleri yaparlar ama olsun yinede kötüdür onlar.

Artık herkes Türklerin kötülüğünü istiyor, koca dünya bizim için komplolar üretiyor, herkes hakkımızı yiyor ama hep sonunda biz kötü oluyoruz halinden kurtulmanın vakti gelmedi mi acaba?

Ps. Merve Terim’in kazası sonrasında olan olaylar ayrı bir asabiyet yazı konusudur. Ama işte Türkiye adam olamayanları adam yapma, adam sanma ülkesine isyanım daha da arttığı vakit bunuda ele almak niyetimdir.


Üstat'da yayınlanma tarihi: 12 Eylül 2008


Güncel edit: Maaşa da zamn geldi, asabiyetim katbekat prim yaptı.

"bir lokma, bir hırka, mesele yetinmek"



sayısal loto oynamadan, sayısal çıksa hayalleri kuranlardanım.

Son hayalim, tüm kestane kebapçıları kendime bağlamak. Bulunduğum her ortama saat başı bir kuple sıcak en şahanesinden kestane getirilmesi için bir hizmet şirketi kurmak.

Sonra sevdiğim kestanekebap arkadaşlarıma da kıyak yaparım.

Ardından aynı şirketteki bazı arkadaşları narsoymak görevi ile görevlendirmek istiyorum.

Bir yerden sonra bu işin tedariğine de el atıp, erman toroğlu gibi kabzımal ( böyle yazılmıyordur kesin ) olurum, paraya para katmam ama vitamin deposu olurum.

Azıcık para kalırsa birde sempatik bir araba alıp, üsturubuyla beni sağa sola götürecek, kaprisi, sigarası, gerginliğiyle derin bünyemi daha da germeyecek bir şöförrrrrrr kiralamak hayalim var ki, bu gergin bünye birde herçeşit taksici kaprisini kaldıracak haliyeti ruhda değil....

Ahanda nokta.


Üstat'da yayınlanma tarihi: 12 Eylül 2008

"gozlerimiz ucurtmanin kuyruguna takilinca..."


el yazısı kişinin karakterini belirliyorsa, modern dünyada yazdığınız font tipinin de iş alemindeki sizi az çok yansıtması gerekiyor. ( düzinsanmantalitesi)

benDeniz el yazısı eşşek gibi olan, word.de thamo'dan vazgeçmeyen bir kişiliğim; manasını, anlamını ( devrik cümle) açıklamayı uzmanlara bırakıyorum; sizden de kamuoyunu ve beni aydınlatacak açıklamalar bekliyorum.

Peki siz?

Thamo mı, arial mi, times new roman mı yoksa ne karakteri ne word'u ben tamamen excel insanıyım mı diyenlerdesiniz?


Üstat'da yayınlanma tarihi: 18 Ekim 2008

"gördün halimi, anla derdimi"


boşluk'a fırlatılan iki soru:

1- Bir insan Ece Erken'i neden sever, neden tv. progamını izler?

2- Cümle alem bir derneğin yolsuzluğunu tartışırken, hangi yüzsüz dernek o dernek için bağış toplamaya devam eder?

2. soru için kopya verebilirim ama 1. sorunun cevabı inanın bende de yok.

Üstat'da yayınlanma tarihi: 22 Eylül 2008