31 Ekim 2008 Cuma

"katlanıyoruz herkes gibi malum, açıklarımız kaçıklarımız var"


facebook kullanıcısı olamamaktan mütevellit grup oluşturma imkanlarım yok.

bu yüzden burdan sormak isterim tombo 0.6 kullanan var mıdır acaba?

benim lise çağımın en süper kalemi olan bu model, kırmızı ince rotringim ile başarılarımda büyük pay oynamıştır.

Hala kullananlar var ise, hatta bu model hala hayatta ise, bide kullanıcı tadelle sever ise, dünyaya aynı gözlüklerden bakalım, tombodelle-0.6 adını da alemlere duyuralım diyorum.

ps. bide benim eşşek kadar milan silgilerim vardı ki, kiloca 1 kiloya denk gelir, sınıf arkadaşlarıma futbol topu olurdu, benden başka hangi şuursuz kullanırdı onuda hep düşündüm ama o diğer şuursuzu hiç bulamadım.

kaybolma, adressiz mektuplar gibi; kaybolma, kumlardaki harfler gibi"


Dırdırlar, vırvırlar...

Geçmeyen zaman ; asır gibi hali nedense bu aralar çok baskın

Bir çırpıda geçen zaman: yine bir yaş günü, yine neler yaptın neler kattın kendine sorgulaması, elde kalanlar, elden gidenler, hatice ve netice hali.

Hande yener;
birçok şarkısını sevmiştim dediğim, artık ekranda görmek istemediğim saçın batsın dediğim kadın.

Şafak Sezer; tv.deki haline bakmam ama gazetede dahi görmesem dediğim adam.

AVM.lerde satılan bardak mısır; tereyağ kokusu ile bulanan mideler.

Bizim evin karıncaları; borik asitin bile etki etmediği ufacık minicik canavarlar.

Uzun ve sağlıklı saçlar; bende de olsun çok istediğim.

Pileli Etek: Ütülemek kısmı bezdiren.

pespempe bir şapka: işe gelip giderken de takıyım, kafamdan cıkmasin istedim şeker ötesi bişey....

Yazlık tv alemi:
tatil yapamayanların layık görüldüğü f segmentsel aktiveteler.

The Guardian: Tekrarları ile ilk bölümlerini hiç izlemediğimi farkettiğim şahane dizi.

Nick Fallin: Gerçek olmasını istediğim hayal kahramanı. (aynen katıldığım sözlük alıntısı: the guardian amcamız güldüğünde bizim de yüzümüze bir gülümseme oturmaktadır- sooz. )

İtalyan Dondurmacılar: Dondurma hadisesinden uzaklaşan bünyeme hiç iyi gelmeyen karışımlar, gözünü sevdiğim Mado dondurması.

Sakin; geçte olsa iyiki tanıştım dediğim grup.

Balkon: Bizim evde olmayan, her evde olması gereken.

İş: kira ve akılsız başımın diğer borçlarını ödemek için gidilen yer, şuan için ötesi değil.

Düğünler; Bu sefer kaçış yok “büyüdük kesin” dedirten gözleri nemlendiren hadiseler.

Çubuklu Hayal: Evi istinyede/ kanlıcada olanlar için , her akşam gidilesi yer.

İncir; hormonsuz aydın- manisa kökenlilerini yemek için sabırsızlıkla beklenen glikoz deposu.

Haşlanmış Mısır; Kesinlikle süt halini sevmediğim, böle olmamış iri tanelisi favorim olan ama kestanenin yerini tutamayan.

Body Shop: Ürün planlamacıları ile tercihlerimin uyuşmadığı mağaza.

Yazmak: Okuyacak şeyleriniz bittiğinde ilk başvurulan.

Haftasonu: Ne olursa olsun özlemle beklenen.

Merak edenler için Space sahipçisi:
Kendi isteği ile girdiği sıkıntı halinden haftaya çıkmayı planlayan şahıs kişisi.


Üstat'da yayınlanma tarihi: 17 Temmuz 2008

"bende senden başka bir ben yok ki"


Teknolojiyi verimli kullanmak; aslan burcunun getirdiği iddialılık hallerimi göstermeyeceğim alanların başında gelir. Telefon, pc, fotoğraf makinasını eline alıp, iki dakikada herşeyini çözen biri olamadım hiç, bizim ailede bu gen abimde kalmış, ben daha çok yaa "abi baksana şuna bir" diyen kısım olmuşumdur. Araştırmacı öğrenmeye açık olmasam da, öğrendiğimi kullanmaya açığımdır.

Geçenlerde sağolsun fuhrerschein gmailinde kısa yolları açarsan şunlar şunlar için kısa yolları kullanabilirsin dedi. Tabii bunu bu kadar geç benimle paylaşması kendi ayıbı, ama ben hemen bir heyecan hopp hopp; c, r , tab enter falan yaparaktan olaya ısındım. Sonra şımarıklık yaptım, ama tabii benim dışımda herkesler biliyordu sanki bu kısa yolları, önemli değildi yinede, benim hayatımda yeni bir atraksiyon gelişmişti falandı filandı.

Tek sorun, beynin otomatikleşme halleri...
Şimdi outlookda alt s yapan bünye, nerde ne yazdığını düşünmeden gmailde de yapıyor alt s, bir halta yaramıyor tabii.

Yada gmailde hemencecik r yaparken, outlookda ctrl r yapmak epey kasıyor, onun içinde outlook icinde just r yapmayı tercih edıyor.

Yani bu yazı tamamen bir görmemişlik, ay ben kısayolları ogrendim ama iste adaptasyon sorunu yasıyorum sayın okur yazısıdır.

ama ben teknolojı fukarası bir insan oldugumdan da bu mazuer gorulmelidir, keyfinize bakılmalıdır.

opuyorumherkescıklerı...

hoppidi hopplar diliyorum...

cumalar bitmesinnn istiyorummmmm

"bu evrende bir tozsun, tarih seni unutsun""


Tazeee süüüüüt mısır kavramına fevkalade soğuk bakan bir bünyem var. Yani benim için haşlanmış mısır taze olmaktan ziyade kart olmalı. İri iri taneleri ile yediğimi anlamayı, sakin sakin mısırın keyfini çıkarmayı tercih ediyorum seçimlerimde.

Geçen sene bizim parka ilişkin yazdığım yazıda, söz konusu mısır satan amca bu senede mahallemizde sağolsun. Bende işten erken ve aç döndüğüm zamanlarda mısırımı alıp eve giderekten, akşam yemeğime sıcak bir başlangıç yapıyorum.

Ben yazılarımdan anlaşılır mı bilmem, sebepsiz yere insan sevebilen bir bünyeye sahibim. Sokaktan geçen insanlara saçma bir sebeple kanım ısınır, aman da aman olurum.

Mesela kulelerin dışında simit satan amca benim için öleydi. Uzunca süre sırf ona ayıp olmasın diye simit almaya devam etmişliğim bile vardır. Karşımdakinin böle bir hareketinden bile belli olan iyi insan hali varsa, onun için çok üzülebilir veyahut çok sevinebilirm. Meslek gereğide genelde bu insanlara karşın, günde kaç para kazanıyor ki gibi bir sorgulamaya girerim. Cirosunu tahminen hesaplayınca, bu soğukta/ sıcakta bu kadar para için durulur mu yaa diye de hayıflanmalarım olabilir.


Bu anlamda yaz ayımın favorisi de bizim mısırcı amca... O kadar tatlı bir şey ki kendisi, mısır yemek istemesem bile alacak haldeyim yine. Bizim parkın ciroya etkisi yüksek, bide kendisi rekabet olmadığı için 1,5 ytl’ye satıyor mısırları ki, bu anlamda inşallah işler açıktır diye umut ediyorum. Kendisi ile biraz daha kanka olursam ( istanbuldaki tüm kestaneciler ile hoşbeş sohbeti olanda bir insanım), günün en kart mısırını bana saklamasını sölerim ve daha da sonra akşam öğünümü sadece mısır haline getirebilirim.

Kıssadan hisse, taksimde mafya gibi her köşede mısır satan insanları boşverin, mahallenizin mısırcısına yüz verin derim. Hattaaa gelin bizim mahalleye beraber parkımızda mısır yiyin derim. Bu yazının boşa yazılmadığını da böylelikle anlarsınız...


Üstat'da yayınlanma tarihi: 21 Temmuz 2008



Ps: Mevsim kış olunca en mükemmel kestaneci olarak da Nişantaşı Backhaus'un ordaki kestaneci amca diyebilirim, kestaneleri de kendisi de süper maşallah.

30 Ekim 2008 Perşembe

"Senle unuttum bütün ezberlerimi"


Soru:

Facebook deliliğini idrak edememe halim: y

Facebook'a attığı her adımı anlatan insanlara kaptığım gıcık: z

Hiç aklına bile getirmediği ilkokul arkadaşını bulduğu için facebook'a yüzyılın icadı sayanlara demek istediklerim; e ise

Facebook'u FACE( Harfle Fe,A, CE, EE) diye sadeleştirenleri pataklama isteğimin şiddeti nedir?

X= ((4z+7e) * 9y) üssü z olabilir mi mesela???

"ellerimde çicekler..."


Değerli ablalarım, abilerim;


Özellikle de sevgili hemcinslerim, bu yazı tamamen kişisel hissiyat ve görüş yazısıdır ama inanın bana faydası vardır.
Bu çicek böcek çikolata işleri sevgililik aleminde epey prim yapan, fazlasıy da para koparan hadiseler olmakla beraber benim kanımca doğru noktalarda olması gerekendir:)
Yani evlilik yıldönümü için bir erkeğin eşinin işyerine çiçek göndermesini bu gereklilik içinde görmem ama.En nihayetinde eve gittiğinde göreceğin kişi ise çiceği neden elden götürmüyoruz da kuryelerin eline teslim ediyoruz, işten eve taşıma derdi, çocuğa bahşiş verme derdi falan bence manasız süreçler olduğundan işyerine hayır eve evet diyorum.
14 Şubat'larda değerli abilerimiz "bu kızın sevgilisi var" ana başlığı altında işyerine çicek gönderiyor ama 14 Şubat'da çicek sahibesi olmak da kanımca çok banal... Yan masamdaki ile çiceklerimizin değerini kıyaslamak, hııhh benimki sönük kaldı işte diye sevgilinin başının etini yemek de günü daha da kabus bir hale getirebilir en nihayetinde.
Ama bunların hepsinden vahim olan bir hatunun bir erkeğe çicek göndermesi. Yani büyük bir amcasınızdır, terfi etmişsinizdir patron gibi birşey olmuşsunuzdur cinsiyet ayrımı gözetmeksizin çicek gönderilir ama böyle sevgiliye veyahut eşe çicekmiş, meyva sepeti imiş falan filanmış falan lütfen ama lütfen göndermeyin, gönderini de uyarın. Kadın erkek eşitliğine inanıyor olabilirsiniz, ama nasıl evdeki elektrik tamirini erkeğin yapması 1. tercih ise ( kendi başınıza halledebiliyorsanız ne ala) çiceğin gönderilme görevini de erkek üstlenmeli.
Bu demek değildir ki çicek almayın, karşınızdaki seviyorsa tabiki de alın ama bunu bence lokal pltaformda saklamak en şahanesi olabilir...
Bana sorsanız sevgilisine ellerinde çicek ile karşılamış ve upuzun yollarda yanyana yürüken de bu çiceği taşıyan erkek süpersonik erkekdir, gerçek mi yoksa bir ütopyamıdır burası da tartışmalıdır tabii:)

"Pişman değilim ama göçtüm kederden"



Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'na yada sesimi duyacak herhangi bürokrata;


Gün gelip şu faninin sesini duyar da, ayda bir olmadı iki ayda bir tesadüfi seçilmiş bir çarşambayı tatil ilan ederseniz biz emekçi dostları çok sevindirip, bahtiyar edeceğinizi hatırlatır, çalışmalarımızdaki verimin daha da artacağına da sizi temin ederim.


Milli Eğitim Bakanlığı her sene bir method bir yeni sınav denerken, siz neden böyle yeniliklerden uzaksınız bilemiyorum.


Oysaki bence gerçekten herşey çok güsel olabilirdi....

"bir çaresi bulunur diyorlar, yalana bakar mısın?"




Öncelikle altını çizmek gereken iki konu var; Turkcellsever bir insan hiç değilim, Anti-CanDündarcı da bir kişiliğim henüz yok.


Dün vatan gazetesinde okuyanlar görmüştür, başlık aşağı yukarı şöyleydi, Recep'e şu kadar para veriyorlar ama Mustafa'ya bu kadarı çok görüyorlar... vah vah vah...


Türk medyası patronları ve patron şakşakçıları sayesinde yanlı haberlere fevkalade alışığız. Dünkü haber de Vatan'ın Turkcelle'e çakacak bir konu buldum iyi oldu halinin güsel bir örneği mesela. ( Anti-Çukurova timi)


Ama olayı Atatürk'le ilişkilendirmek kadar absürd birşey olamaz. Onlara bakarsak içinde Kemal geçen her organizasyona bütün özel kuruluşlar sponsor olmak için hazırolda bekleyecek.


Ben Mustafa'ya gitmeyi planlıyorum. Kitaptaki kusursuz insanmodelinden bizim gibi insanı anlattığını düşündüğümden görmek istiyorum bu belgeseli.


AMa bu aba altından sopa gösterme hali çok rahatsız ediyor beni. Kar amacı ile çalışan bir şirket, yerine getirmek zorunda olduğu ( şirket imajı) bazı sosyal sorumluluk projelerine destek olabilir, bazıları Tuncay Özilhan gibi gerçekbirsporseverdir ve sponsor olmaz tam bir takım kurdurur falan filan.


Hala ve hala Atatürk üzerinden siyaset yapmak, kirli emellerini bu çıkar çatışmaları üzerinden yürütmek ne kadar acı, inşallah kendi gazetelerindeki birkaç cesur adam Karamehmet ve Doğan'a bunu anlatmayı becerebilir.


ps. Üç vakte kadar Oray Eğin Can Dündar ve bu olaylar ile ilgli bir yazı yazmazsa bende bu işleri hiç bilmiyorum, demedi demeyin.
Ben demiştim edit'i için bakınız:http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=134339,10,6

sevdirmiyor, güldürmüyor, süründürüp, öldürmüyor...



demet akalın hayat arkadaşı, eski kocası şimdi de eski sevgilisinden sayısız kez ayrılmışken, bu ayrılığın sonuncu kez olduğuna gerçekten inanabiliyor mu?


Asıl vahim olan bir zamanlar sömürdüğü bir sevgilisi varken, şimdi kendisinin para kazanıyor olması, son biricik aşkı için benim evimde kalıyorduk eşyalarını gönderdim deme lüksünü sunuyor mu?


Eskiden pazar günleri yayınlanan magazin eklerinde ben koca kafalıyım, İbo'ya "benim neremi beğeniyorsun, koca kafalının tekiyim ben diyorum" derdi, bugün koca kafasının gerçekten ne kadar da boş olduğunu bir kez daha iyi anlıyorum.

29 Ekim 2008 Çarşamba

zat-ı aline bir gün birisi "dur" desin.



Oray Eğin’in bugünkü yazısını okuyup da kendisini önemsemesine ve paranoyasına yuhh dememek;

Tuna Kiremitçi’yi görüp ne kadar kilo almış dememek;


Sabah gazetesinin Sezen Aksunun oğlu Mithancan diye bir çocuğun fotolarını yayınlarak gösterdiği derin başarıyı tebrik etmemek;

Mansur Forutan okumak eskiden daha zevkliydi sanki diye düşünmemek;

Okan Bayülgen gibi bir adamın kameralar karşısında yanındaki hatuna buyurduğu direktiflere şaşmamak;

Bir kahvaltı süresince içilen her çaya 4,5 YTL alan aşşk cafe’ye derin hissiyatlarımı sunmamak;

Bir Pazartesi akşamı Asmalı Mescit’in doluluğu karşısında ağzı bir karış açık kalmamak;

türkiye’nin en iyi üç kadın yazarından biri Ruhat Mengi ise, diğer ikisi kimdir acaba diye düşünmemek;

Nuray Mert’in Hasan Cemal gibi yıllarca aynı gazete fotosunu kullacağından şüphelenmemek;

Vatan gazetesindeki köşe sahiplerinin üslubu son derece kaliteli tartışmaları karşısında ağzı bir karış açık kalmamak;

Tuna Kiremitçi ile Demet Sağıroğlu’nu beraber görüp, hiç uyumlu gözükmüyorlar beraber diye düşünmemek;

Atv ana haberin yanlı haber hallerinden baymamak;

İstanbul’da haftasonu mahkum olup, yazlık sahibi olmak istememek;

Süreyya Yalçın’ın ne kadar çirkin bir hatun olduğunun kimse tarafından söylenmemiş olmasına anlam verememek;

Hergün Ortaköy’de satılan çekirdekli simit’den yemek istememek;

İndirim yalanı altında kanımızı sömüren alışveriş merkezlerinden fellik fellik kaçmamak;

Bengü’nün gezegen şarkısı ile Serdar Ortaç’ın Çık Git şarkılarının %60’ının aynı şarkı olduğunu iddia etmemek;

Banu Güven’in evli olduğunu yeni öğreniyor olmaktan dolayı şaşırmamak;

sanırım elimde değil sayın okur:)


üçnokta, virgül veya nokta....


Üstat'da yayınlanma tarihi: 19 Temmuz 2008

raks ederken balkonumda yine uçmak var aklımda"

Ana gazetede yazdığı yazılarda kendi performansını sergilemiyor bence diye düşünürken, bugün tamda kendine has bir yazı yazmış Ayça Şen.

Dokunmadan yayınlıyorum.

Vicdanlılar ve sızlar

22/07/2008

Bir de baktım ki, kıpırdamadan, hiç bir şey yapmadan, sadece çay kahve içerek bir çay bahçesinde akşama kadar oturabiliyorum. Gazete bile okumadan. Plastik sandalyelerde, terleye terleye, saatlerce.Bu hımbıllık bu sene çöktü üstüme. Hayattan, arıza çıkmaması dışında bir beklentimin olmadığını farkedince anneme ‘eskiden böyle saatlerce oturamazdım, ben yaşlandım’ deyince annem (bana göre) biraz fazla yüksek sesle güldü. O zaman annesiyle yaşlanan ‘kız gurusu’ olma yolunda bilgece adımlar attığımı farkedip, yanına yaşlı arkadaş bulduğuna sevinçten yüksek sesle gülen anneme fazla öfkelenmedim.Zaten ne kadar haklı olursanız olun, ilk öfkelenen muhakkak haksız duruma düşüyor, hakkımı başka bir zamana sakladım. Bu kişisel bir problem de olabilirdi hem.Bir dublaj Türkçesiyle “Hey, lanet olsun dostum, ömür geçiyor bomboş” diyerek adrenalin dolu yazımızı huzurlarınıza dayıyorum.Bugün yine parkta otururken, yaklaşık altı saat boyunca, bir bilim insanı kalitesinde, insaniyet üzerine düşündüm, küçük çocuklara ve ailelerine baktım.Bir kapıcı anneanne, tanesi iki milyondan iki tane mısır alıp, elleriyle ayıklayıp torununa verdi, o da kuşlara attı. Bu yok gününde dört milyon eder.Bir başkasının çocuğu da elindeki sopayla kedii, köpeek, kuuş, biiz, hepimizi dövmek istedi, anası da uzaktan miyavlar gibi bir sesle kelimeleri yaya yaya “yaapma Yusufciaam” dedi, yanındaki arkadaşlarıyla çok önemli konular konuşmaya devam etti. Yusufciam’sa dizlerimize kütür kütür zopaları indirdi. Bendeniz annesi görmeden çocuğun kafasına vurmaya çalıştım ama mahalle karısı baskısı ağır bastı, korktum, vuramadım. Şimdi bu yaşıt ama birbirini tanımayan iki çocuk, hayatta ortak sahnelerde rol alacak. O Yusuf’cum kim bilir hangi vicdanlı anneannenin torununa fiziksel veya duygusal şiddet, işkence, baskı, vs yapacak. Pis!‘Vicdan’ kulağa son derece dansöz ismi gibi gelse de, üzerinde süper durulması gereken bir kavram (kavram, di mi?)Tıpkı kriptonit gibi; yanlış ellere geçmemesi gerek.Vicdan konusuyla ilgili kafamsa, oldukça karışık.Vicdan takım tutar mı, bir tarafa vicdanın çalışırken diğer tarafa kin güdebilir misin, eğer öyleyse bunun adı vicdan mı olur, acımak vicdan mıdır, insanı hayvandan ayıran özellik midir, filan...Çocuk sahibi olacağım zaman en çok vicdanlı biri olmasını istedim. Böcekleri, çiçekleri, bebekleri, ayakkabısı olmayanları, yaşlıları, yani bizden güçsüz olanları oğlum Memo’ya hafif acındırarak sundum. Hakkını yedirmemesi için de yeri gelince ara gazları verdim.Yani hem boş bakan kapitalistlerin arasında ayakta dursun, hem de kendine temiz bir bahçe kursun diye. Vicdansız birinin sanat, ar ve bilimum damarlarının çatladığına inanırım zira.Arkadaşım Aylin de (piyanisttir gendüsü) bu vicdana kafayı takanlardan.Oğlunu yeni oyuncağıyla kapıcının çocuğuna hava atarken yakalayan Aylin hemen dehşete düşüp almış oğlu Tan’ı karşısına ve geçmiş piyanonun başına, Ay Işığı Sonatı’nı çalarak fakir çocukları, oyuncağı olmayanları, yemek yiyemeyen insanları; şarkının en andante bölümüne gelince piyanoyu fortlatarak ayağı tutmayan ve yapayalnız yaşlıları, engellileri, evsizleri, kimsesiz çocukları anlatmış, Tan da en son hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamış.Sinirim bozulup güldüğümü görünce “öğrensin öğrensin, öyle bizim kaçtığımız insanlardan olmasın” dedi kararlı bir ifade ile. Haklı aslında.Yani aramızda bir karar alalım, ya herkes çocuğunu vicdanlı yetiştirsin, ya da biz elâlemin çocuklarına emir eri yetiştirmeyelim boşuna. Hayır, hakikaten asabım bozuluyor bu işe. Oh, bi keriz biz kaldık. İyi be!

başlık için ps: bizim evin balkonu yok, şarkı sözü diye yazdım, yoksa benim gerçeğimde balkon bir hayal:(

Üstat'da yayınlanma tarihi: 22 Temmuz 2008

gözlerimdeki rüzgarı savuramıyorum...


Pek saygıdeğer okurcu;

Bildiğim ve bilmeyenlerin sürekli gözüne sokmak istediğim bir gerçek var ki; her güzel şey birgün illaki biter. Benim güzel şeyim miniminnacık bir tatil kaçamağıydı, bana çok daha uzun geldi, çok güzel geçti ve pek tabiki nihayete erdi.

Şimdi bu tatil hadisesi çok bilinmeyenli bir denklem ne yazık ki. İzin hakkın olur, ama iş yoğundur izne çıkmaya utanırsın, iznin olur ama paran yoktur, paran vardır eşlik edecek insan yoktur, iznin yoktur paran çoktur veyahut hiçbiri yoktur... Ondan dediğim gibi denklemi cidden karışık bir hal bu hadise... Ben azıcık ufağından brişeyleri denkleştirip Bozcadaya gittiğim için, çok bunaldım aman herşey kötü, iş mi iğrenç şeklindeki yazılarıma kısa süreli ara vermek gayesindeyim.

Size ilim, irfan misyon ve vizyon amacıyla tatilime dair ufacık bilgiler de sunayım istedim ki, hala keşfetmeyen ama gitsem mi diye düşünenler varsa, bir nevi vorlesung olsun.

Bozcada laf karmaşası vol. 1:

* Yola çıkarken, araba mı otobüs kararı verilmeli bence, çünkü toplu taşıma araçları ile gemiye daha bağlı oluyorsunuz o da azıcık can sıkıyor. ( Toplu taşıma için de azıcık sabır ve oturma yetisi gerekiyor)

* Fırsatınız varsa, şartlarınız uygun ise haftaiçi gitmenizi şiddetle öneririm ki; bu sayede adanın keyfine daha çok varabilirsiniz.

* Bozcadayı görünce ilk aklınıza gelen, türk mimarisinin tek başına yaşanılır bir şehir aratmaya yeterli olmadığı. Çünkü gerçek şu ki, bozcadayı bozcada yapan, bir sahil kasabası görüntüsü veren kesinlikle rum evleri.

* Benim azıcık dahi olsa kara görünmeyen yerlerde yaşama sorunsalım olsa dahi, geyikli karşıdan göründüğü için bu anlamda ulen bişey olursa ne yaparız diye kendimi germeme pek gerek olmadı, şükürler olsun.

* Balık veya denizden çıkan her türlü yenilesi şeye karşın pek sempatim olmadığı için, aman da balıklar karidesler midyeler gibi bir methiye dökemeyeceğim. Ama şunu söyleyebilirim herkesin söylediği şey, fiyatların gayette istanbul seviyesinde olduğu ve balıklar için pazarlık yapılması gerektiği.



* Bozcada’da adanın ortasından denize giremiyorsunuz ne yazık ki, plajlara araba veyahut minübüsler ile gidiyorsunuz. Ben Ayazma ve Mitos plajlarına göre söyleyebilirim ki, denizi temiz ama soğuk. Ayazmanın çevresinde her türlü karın doyurma faaliyetiniz de gerçekleştirebilirsiniz ama işte duş, wc, üst değiştirme aktiviteleri ne yazık ki hijyenik değilL

* Pansiyonlar konusu tamamen ne istediğinize bağlı olarak çeşitlenir. Ben mesela orda süpersonik bir butik otel ( kaikas gibi bişeydi sanırım) gördüm, bir daha gidersem, param da olursa orda kalmak istiyorum.

* Yazarcı olup, paralarrr kazanırsam 3. numaralı kitabımı da orda yazabilirim gibi ama kışın orda kalmak benim için epey zor olur. İlkbahar gibi o taraflara geçersem yaratıcılığımda fobimden etkilenmez, şakır şakır kitaplar yazmamam için önümde hiçbir engel duramaz.

* Ünlüler de az çok buralarda görülüyor ama “über” ünlülere denk gelmedim ama uzun süreli bağ evi olanların isimlerini aldım.

* Dil yeneteğim olsaydı, az biraz rumca öğrenebilecek kadar hatta daha fazla olarak rumca duyulacak kadar da yunan ziyaretçisi bol bir yer ki. Aslında onlarda memleket ziyaretine gelmişler daha çok.

* Bozcada turizmi iyi satan bir ada olduğu için, akşam vakti ada turuna çıktığınızda rüzgar güllerinin orada gün batırmak için giderken, hop diye bir şişe şarap ve kadehlerinizi alıyorsunuz, hopp tatiliniz biranda romantikleşiyor. Tabii kaldığınız yerin bir ada olması sebbeiyle, yemekte yanınızda oturan, kumsalda önünüzde olan, otobüste size bay getiren herkesi orada görebiliyorsunuz.

* Haftasonu olunca, sadece adadaki değil istanbuldaki de birçok tanıdığınızı görmeye başlıyorsunuz.

* Ben kansız olduğum içinde olabilir ama akşamları gayet güzel ( birazda üşütücü) bir esinti oluyor adada.

Ve hayat gerçekten sakin ama güzel bir şekilde geçiyor oralarda.

Şimdilik benden bu kadar, olurda hemencecik bir seyahat planı yapacak olursanız daha detaylı bilgilerimi de sizinle paylaşır, o zamana kadar gözlerinizden öperim.

Haydi hep beraber, hoppidi hopp

Yazıdan çıkarılmayacak notlar: Bozcada üzümleri takdir edersiniz ki çok güzel, şarap denemeleri yaparak tamak tadınıza en uygun şarabı şeçebilir, hatta eliniz dolu ise adresine gönderdetebilirsiniz. Kredi kartı genel olarak heryerde geçiyor. Balık dışında bişeyler yemek isterseniz diye az da olsa seçenekleriniz olabiliyor. Bağ bozumu da turizm düşünelerek 15 Ağustos'a çekilmiş, haberiniz olsun.

Üstat'da yayınlanma tarihi: 29 Temmuz 2008

"gözüm ayni göz, ruhum eski; sözüm ayni söz, susmam yeni"


bana gerçekten ergenekon'un ne olduğunu yaklaşık 10 cümle ile anlatabilecek bir insan evladı varsa tanışmak, görüşmek, kendisine saygı duymak istiyorum. ( babama sordum o bile anlamadım dedi ki, bu saatten sonra destek almadan ben beceremem gibi)

Birde discovery chanel'da her bir bölümde başka başka mekanlarda hayatta kalmaya çalışan o insandan bozma delinin programında yaşanılanları gözü açık izleyebilenler varsa, onlara ve midelerine şapka çıkartmak istiyorum. Birde birgün de kamera arkası yayınlansa programın süper olurdu diye fikir çiziktiriyorum.

Bilumum ergenekon, kapatma davaları derken tv. programlarında Ahmet İnsel'e denk gelince, kumandadan biraz uzaklaşın kendisini izleyin derim, lafımı bal ile keser, giderim.
Üstat'da yayınlanma tarihi: 29 Temmuz 2008

sessiz bir film gibi, çaresiz sustum...



Beni ve burcumu böle güzel tarif eden, tüm astrolojiksel arkadaşlara teşekkürü bir borç bilir, gözlerinden öperim.

"Evet küçük aslancık, sen kendini dünyanın zirvesindeki kusursuz insan sanmaya devam et, ohoooo millet senle ne dalga geçiyo, haberin yok!
Eleştiriye hiç gelemeyen, kendini beğenmiş zavallı aslan parçası, sen en iyisi kendini bir odaya kapat ve hayatının geri kalanını aynada oranı buranı seyrederek geçir bakalım...."

imza: kücük aslancık
Üstat'da yayınlanma tarihi: 19 Haziran 2008

"biter mi sandın tüm dertlerin, hemen ödenmez büyük borçlar"


bu bir "yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurta'dan" hikayesidir- üç nokta

psikolojimin acil şekilde D&R ziyaretine ihtiyacı var. uzun uzun kitaplara bakmak, uzun süredir dinlemek istediğim albümleri bulmak, saçma sapan oyuncak vari şeylere dalıp, alıp almamak arasında kalmak istiyorum. Aç gözlü olma tuğba diye kendimi frenleyip 5 kitaptan sonrasını daha sonraya bırakmak istiyorum. ama illaki bunları kanyon d&r da yapmak istiyorum.

İstinye park.da ki d&r'de de büyük ve ferah sanırım ama ayak ve bünye alışkanlığı, kanyon d&r da. koca bir günümü geçirebileceğime inancım tam.



Ama tabii saç saç saç paraları, al al kitapları hadisesinden sonra kredi kartı ile yüzleşmem benim moral motisvayonumu sarstığından, mutluluk kaynağım bir anda derdim oluyor, sonra yine kitap okuyorum kendime geliyorum, ee sonra borcu ödeme vakti geliyor moralim bozuluyor, sonra d&r hissiyatım nüksediyor, gidiyorum, deşarj oluyorum, ama bu deşarj olma hadisesi bana yol su elektrik olarakdan geri dönüyor.

Bu durumda
A-) Ben hiç d&r a gitmezsem mi mutlu olurum?
B-) Kredi Kartı tüm kötülüklerin anası mıdır? ( Nuray kesin B şıkkını seçer)
C-) İleride yazarcı olacağımı varsayarsak, kitap okumak bir kendine yatırım mıdır? Yatırım ise maliyeti hesaplamak gerekir mi?
D-) Babam bana D&R bayiliği alsa, bu karlı bir yatırıma ne zaman dönüşür?
E-) Umut fakirin ekmeği mi?
F-) Sıkıldım sıkıldım uçmak istiyorum.

hoppidi hop hopp


Üstat'da yayınlanma tarihi: 25 Haziran 2008

"kederli olsa da güseldi çocuklar"




sayın okur,

en son kaldığımız konser de konser, travis de travis diye tutturma kısmından devam ediyorum. İŞ yerimin konser mekanı ile olan yakınlığı münasebeti ile önce emirgana yemeğe gidip, ardından da bir güzel konser mekanına geçtik. benim kocaman çantamdaki çikolata ve elmaya el koymaya çalıştıklarında, ben ezik ezik burda yiyim bari ezikliğime rağmen fuhrerschein sayesinde yırttık ve cikolatam da elmam da bana kaldı.

Zaten bence aklı olan Park ormana ac bilac falan gelmemeli İçecek denilen şey olmasa da olur belki ama o sıraları görünce ben midem kazında bile yemek için beklemem bundan fazlasıyla eminim.

Ben daha başlamaz olaylar diye düşünürken birde ne göreyim, hop diye mor ve ötesi sahneye kendini attı.

haruncuğumuz saçları kazıtmasından mütevellit iyice somalili çocuklara benzemiş, burak güven yine başka dünyadan çalan hallerdeyken, kerem özyeğin de benim için cihanın sahne versiyonu olaraktan az ve öz şarkılarını söylerekten rüzgar gibi gelip geçtiler.

sonra giderken de bizden sonra travis çıkacak diyerekten bizi özellikle de beni pek heyecanlandırdılar.

sonracığıma biraz bekledik, biraz kalabalık oldu, biraz akort yaptılar ve sonra fran çıkageldi. Şimdi ben 12 memories ve the man who albümü alinası olaraktan da ilk 2 şarkılarına pek bir yabancı kaldım ama sonra hop diye sıraladılar biricik şarkılarını.

sözlükte de herkesin dediği gibi, gerçekten çok sempatik ve sevimliler. İskoç aksağanlarına rağmen pek de güzel iletişim kurdular seyirci ilen. Bence acaip de uzun süre sahnede kaldılar. Herkesin beklediği şarkılar söylenemedi tabii, ama ağırlıklı olarak gönüller bir güzel fethedildi. yepyeni şarkılarını da ilk defa bize çınlattılar... atmosfer o kadar rahattı ki, sanki 40 yıldır buralarda sahne alıyorlardı.

why does it always rain on me için hazırlıklı gelen şemsiyeli arkadaşlarımız yağmurun eksikliğini hissetirmediler sağolsun. Bis sonrasında flowers in the window'u söyleme şekilleri bence travis'in neden travis olduğunun kanıtıydı.


closer'i da söylediler sağolsunlar, keşke daha daha devam etseydiler ama buda yettii bize.

çok güzel bir konserdi, haftaya olsa aynı şarkıları söylüyeceklerini de bilsem yine giderim.

sonrasında new model army çıkıcakmış falan pek umursamadan kalabalıklardan kaçarak evime koştum.

Bundan sonrası binboa'ya teşekkür edip, james smith albümü için beklemektir...

öyleyse şimdilik ne diyoruz?

and when i see you then i know it will be next to me and when i need you then i know you will be there with me ill never leave you...


Üstat'da yayınlanma tarihi: 29 Haziran 2008

"there is no empire in my mind"


bu yazıya konu olacak derdimi daha önce kayıtlara almayı düşünmüş ama sonra vazgeçmiştim.

Beni tanımayan ama okuyan insanlar varsa, evi çöplük gibi herhalde sürekli bir börtü böcek mevcut diye düşünür, imajım sarsılır, önyargı genelde negatif olduğu için, bu konuya ilişkin pozitif önyargının sadece hayvanseverlerden geleceğini varsaydığımdan es geçmiştim.

ama şimdiki süreçte durumumuz farklı... eleştirmek için değil, değiştirmek için ekolünden gelen bir insan olarak ( tog.a burdan selam ederim) dertden ziyade çözümü sizinle paylaşmak istiyorum.

Bizim şuan yaşadığımız eve taşınalı 2 yıl oldu. 2 yılda değişen değişmeyen birsürü şey mevcut tabii ama en büyük dert olarak evimizde haşereleri örnek gösterebilirim.

şimdi haşere dediysek, hamamböceği gelmesin hemen aklınıza.


Öncelikle küçük canavar karıncalarımız vardı. Bildiğimiz karıncalardan değildi ne yazık ki bunlar... Stratejileri tamamen sinsiliğe dayalı idi ve buzdolabı dışında hiçbir engelde tanımıyorlardı. Eve geldiğimiz zamandan beri mevcut oldukları için biryerden sonra alışıyorsunuz.

Sonra neden bilmem etkinlikleri azıcık sarsıldı ve hop yepyeni kelebekler çıktı ortaya. Yani böle bir paketin içinden türer ve siz o paketi atmadıkça ortadan kaybolmazlar ya; ben evdeki tüm paketleri neredeyse attım ama kelebeklerde gitmedi. Tabii bunlar eve gelince sizi karşılayan şeyler değil ama yinede 2-3 tanesi de asabiyet yapardı benim bünyemde.



Bizim evin hayvan türlerinden sadece birine yaşama şansı verdiği için olsa gerek, kelebeklerde yerini normal tanıdık karıncalara bıraktı. Tabii genel karınca sınırları mutfak da çevreli olsa da bizde öle olmadı, yer gök değerli karıncalarımız ile işgal edildi. Ben olağan türk zekası ile, kendilerine limon suyu, domestos gibi araçlar ile işkence ettiysemde hep malup oldum. Bilgi için onları katletmek de bri vicdansızlık olduğu için bu görevde tek başımaydım ama çok kararlıydım.

Bu kararlılığım internete başvurmak gibi olağan bir refleksi gözden kaçırmama sebep olsada, fuhrerschein sağolsun google. a danışıp, bir blog buldu bana ki, orda da mucizevi çözümü öğrendim.

Bir antiseptik olan ama bana bandırma etibor'u hatırlatan eczaneden alınan borik asiti şeker ve su ile karıştırıp, pamuk gibi bir aracı ile canavarların bolca bulunduğu köşelere iliştirir iseniz, resmen karıncalarla olan savaşınızda beraberliği yakalıyorsunuz. Arada o pamuklu suları güncellemekte fayda var tabii. Eğer 1 hafta sonunda hala ortalarda bir haşere yok ise, galibiyetimi ilan edeceğim.

Blog sahibesini unuttum ama google.da karınca ilaçları yazınca çıkar diye varsayıyorum.

Borik asitin adını unutsanızda, eczaneye gidince karınca için bir antiseptik lazım bana, ne olabilir ki adı diyorsunuz, o size buyrun borik asit diyor..

Buda benim gibi acı şeken ev ahalisine bir faydam olsun. İnsanlar evlerinde huzurlu, karıncalar kendi topraklarında çalışkanca yaşasınlar...

Hoppidi hop hopp


Üstat'da yayınlanma tarihi: 30 Haziran 2008

ya şundadır ya bunda...


bu yazıya konu olacak derdimi daha önce kayıtlara almayı düşünmüş ama sonra vazgeçmiştim.

Beni tanımayan ama okuyan insanlar varsa, evi çöplük gibi herhalde sürekli bir börtü böcek mevcut diye düşünür, imajım sarsılır, önyargı genelde negatif olduğu için, bu konuya ilişkin pozitif önyargının sadece hayvanseverlerden geleceğini varsaydığımdan es geçmiştim.

ama şimdiki süreçte durumumuz farklı... eleştirmek için değil, değiştirmek için ekolünden gelen bir insan olarak ( tog.a burdan selam ederim) dertden ziyade çözümü sizinle paylaşmak istiyorum.

Bizim şuan yaşadığımız eve taşınalı 2 yıl oldu. 2 yılda değişen değişmeyen birsürü şey mevcut tabii ama en büyük dert olarak evimizde haşereleri örnek gösterebilirim.

şimdi haşere dediysek, hamamböceği gelmesin hemen aklınıza.


Öncelikle küçük canavar karıncalarımız vardı. Bildiğimiz karıncalardan değildi ne yazık ki bunlar... Stratejileri tamamen sinsiliğe dayalı idi ve buzdolabı dışında hiçbir engelde tanımıyorlardı. Eve geldiğimiz zamandan beri mevcut oldukları için biryerden sonra alışıyorsunuz.

Sonra neden bilmem etkinlikleri azıcık sarsıldı ve hop yepyeni kelebekler çıktı ortaya. Yani böle bir paketin içinden türer ve siz o paketi atmadıkça ortadan kaybolmazlar ya; ben evdeki tüm paketleri neredeyse attım ama kelebeklerde gitmedi. Tabii bunlar eve gelince sizi karşılayan şeyler değil ama yinede 2-3 tanesi de asabiyet yapardı benim bünyemde.



Bizim evin hayvan türlerinden sadece birine yaşama şansı verdiği için olsa gerek, kelebeklerde yerini normal tanıdık karıncalara bıraktı. Tabii genel karınca sınırları mutfak da çevreli olsa da bizde öle olmadı, yer gök değerli karıncalarımız ile işgal edildi. Ben olağan türk zekası ile, kendilerine limon suyu, domestos gibi araçlar ile işkence ettiysemde hep malup oldum. Bilgi için onları katletmek de bri vicdansızlık olduğu için bu görevde tek başımaydım ama çok kararlıydım.

Bu kararlılığım internete başvurmak gibi olağan bir refleksi gözden kaçırmama sebep olsada, fuhrerschein sağolsun google. a danışıp, bir blog buldu bana ki, orda da mucizevi çözümü öğrendim.

Bir antiseptik olan ama bana bandırma etibor'u hatırlatan eczaneden alınan borik asiti şeker ve su ile karıştırıp, pamuk gibi bir aracı ile canavarların bolca bulunduğu köşelere iliştirir iseniz, resmen karıncalarla olan savaşınızda beraberliği yakalıyorsunuz. Arada o pamuklu suları güncellemekte fayda var tabii. Eğer 1 hafta sonunda hala ortalarda bir haşere yok ise, galibiyetimi ilan edeceğim.

Blog sahibesini unuttum ama google.da karınca ilaçları yazınca çıkar diye varsayıyorum.

Borik asitin adını unutsanızda, eczaneye gidince karınca için bir antiseptik lazım bana, ne olabilir ki adı diyorsunuz, o size buyrun borik asit diyor..

Buda benim gibi acı şeken ev ahalisine bir faydam olsun. İnsanlar evlerinde huzurlu, karıncalar kendi topraklarında çalışkanca yaşasınlar...

Hoppidi hop hopp
Üstat'da yayınlanma tarihi: 30 Haziran 2008
Karıncaların son durumu: hala bizimle komuni hayatı yaşıyorlar:(

28 Ekim 2008 Salı

çağrı...


taksi çalan arsız kadın terörüne son:


Bir yerlere gitmek zorunda olduğunda, mevcut zamana ait uygun bir toplu taşıma aracı karşısına çıkmadığından taksi bekleyen, taksici ile muhatap olmaya bayıldığından değil, mecburiyetten taksi bekleyen, bulamayan zaten çok da trafik var diye içi bayılan biz ölümleri salak yerine koyup, 5 adım öteye gitmek suretiyle taksi çeviren, omuz farkı ile atlayıp yüzünüze bakmayan,

terbiyesizliğine dair şık iki kuple ettiğinizde "ben bunu hep yaparım" diyebilecek kadar yüzsüz suratı ile sırıtan hatunlara karşın gelin birlik olalım. dÜNyadaki tek akıllıların onlar olmadığını ama belki en ....( bir peynir çesidi düşününün) r olanlardan biri olduklarını onların yüzüne sakınmaksızın anlatabilmek için bence artık onların seviyesine inme vaktidir.


Kış gelmişken, yağmurla beraber taksiciler ortalardan bir anda yokolmaya hazırken birlik olup bu savaşın nihai galibi çıkalım. Yoksa bu ölümlü bedenler "saç ve baş hissiyatını" içine attıkça, hatun olmasan ben yapacağımı bilirim diye kendini teselli ettikçe psikopat da olur, 3. sayfa haberi de olur.

25 Ekim 2008 Cumartesi

...


ne şimdi bu şaka mı?

olsa olsa eşek şakası olur gerçi ama sebep olan herkesin aklına, mantalitesine BRAVO dememiz lazım.

internet=ÖZGÜRLÜK gibi bir yalan vardı eskiden, ben tekrardan o yalana inanmak istiyorum.

bide dilimin ucunda isyankar bazı düşüncelerim var ama mevcut platformda bu gerçekler altında susmayı tercih ediyorum...

bu zihni sinirlere ananı da al git demenin sırası bize gelmedi mi sizce?

24 Ekim 2008 Cuma

"insan önce kendinden başlar, geç kalır bazen pişmanlıklar"


bugün tekrardan farkettiğim birşey var; kırmızı renk beni bozuyor, dha doğrusu resmen enerjimi çalıyor. Daha önceleri kırmızı giyip, gün sonunda bitip tükenip ya bu kırmızı olmuyor bana diye düşünüp, sonrasında zaman geçip unutunca da hop diye tekrar kırmızı ile haşır neşir olmakta ve yine hüpp diye enerji seviyelerimi yerlerde süründürmekteydim. Bunun için bugün bu yazıyı yazıyorum, beynim beni dürtemiyorsa yazılarım kırmızı ile arama girsin de, bu enerjiksiz hal tavırdan kurtuluyim istiyorum

Bu yazıları okuyanlar fen lisesi mezunu olduğumu duyunca kesin gülüyorlardır ama benim bilimselliğim hafif hissiyatlı bir halde olduğundan, kendimce sonuçlara varmaktan kendimi alıkoyamıyorum. Bu kırmızı hadisesi gibi, yıllar önce erdek.ten aldığım bir yüzükde de başgösterdi. Acaip güzel bir yüzük, rengi de mavi, ama ne zaman taksam iğrenç bir gün geçiyorum, çok mutsuz oluyorum falan. Takmaya niyetleniyorum, bir önceki sefer geliyor aklıma vazgeçiyorum falan filan, nihayetinde yüzüğü çok sevsemde başkasına verdim bitti gitti.

Bu yazıyı okuyup da bahsettiğimi anlayabilecek bir abim vardır ama bu takıntı hallerime en saçmasından bir örnek daha vermek istiyorum. Ortaokulda süper sportif bünyemle habire voleybol basketbol oynarkene, sınıflar arası volybol turnuvası gereği, başka bir sınıfın takımda destek oyuncusu oldum O günde bacaklarım acaip kasılıyor, basketten de gelen alışkanlık ile zıpladım açılır belki diye, ondan sonra atmaya başladım servisleri falan. Benim olduğum takım normalde çok güçsüz ama benim zıplamalar sonucunda attığım servislerle hop hopp maçı kazanıverdik. Ben baktım ki voleybol kariyerim bu şekilde daha etkin olacakher servis öncesi ben bu hareketi yapmaya bşladım ve daha d vahim olan bütün okul bu şapşallığımı benimsedi, hatta bir kaçı denedide. Ne zaman ki ben bir kere zıplarkene arkamda basket oynayan kardeşlerin topları ayağım altına geldi ve bende o zıplama sonucu alçak düşüş yaparken topa basıp hop diye düştüm. Son rezilliğim olsun diye, bu inancıma da nokta koydum...

Bu değerli yazımdan biz nasıl bir sonuç çıkarmalıyız diye düşünmekte olan sayın okura not: Kırmızı giydiğim bir pzt akşamı, beynim, ruhum ancak bu seviyede bir yazı uydurabildi, kusuruma lütfen bakmayın derimm.


ps 1: Eurovisiona Fatih Ürek ve Hadi Hadi ile katılsak seneye, Fatih Ürek hafif zayıflasa, Barbaros Şannsal ile Şenay Akay birleşimi bir imaj yapsalar, 1 numara olmamamız için önümüzde engel mengel kalmaz sanki.


Üstat'da yayınlanma tarihi: 26 Mayıs 2008

"hani değiştirecektik dünyayı?"


27 haziran akşamı travis bir aksilik olmazsa istanbulu şarkılarıyla ve mütevazi varlıkları ile şereflendirecek. İş çıkışı konsere gitme hadisesine gıcık olsam da, en azından açıkhava diye seviniyorum, hele birde sigara yasağı olursa konserde fazla mızmızlanmam diye hissediyorum.

Konser öncesinden kendi favori listemi belirlerim ki, sölemedikleri şarkıları içinde değerli sanatçı alemine de teesüflerimi sunabileyim. Bu konser içinde şarkım side' dır. Bizim köylerin birinde youtube olmadığından, canlı konser versiyonları izleyemiyorum ama şunu belirtmem lazım en sevdiğim travis şarkıları sıralamasında kesinlikle ilk 3'de yer alıyor bu şarkı.

Sözlerini de yazayım çünkü bu yazının amacı aslında şarkı sözü hissiyatlarımızın altını çizmek.

"well i believe there's someone watching over youthey're watching every single thing you sayand when you die they'll sit you down and take you throughyou'll realise one daythat the grass is always greener on the other sideneighbour's got a new car that you want to driveand the time is running outyou wanna stay alivewe all live under the same skywe all will live we all will diethere is no wrong there is no rightthe circle only has one sidewe all try to live our lives in harmonyfor fear of falling swiftly overboardbut life is both a major and a minor keyjust open up the chord"

Space'imin blog olamamasında böyle bir eksik yan var. Yazımızı fotolar ile süsleyemediğimizden habire yazıyor, habire yazıyorum.

Yaz gelince konsere gitme şevkim artar. Mesela bana her bir organizasyonun davetiyesi yağsın da hop hop alemlere koşuyim de isterim bu yüzden. Ama şu alemde vip davetiyesi alaraktan gittiğim konser bugüne kadar gittiğim en feci konser olduğu içinde para vereyim de, kimseciklerin gelemdiğini görüp, duruma üzülüyim diyede düşünüyorum. Mesela Bülent Ortaçgil- Teoman konseri bu yazda olsa, kimseciklerin gelmiyeceğini bilsem de giderim. Çünkü sessiz eller, yollar, eylül akşamını canlı canlı da dinlemeye ihtiyacı var bu bünyenin.

Bu şarkıları kaçıncı kez dile getiriyorum bilmiyorum ama ben her dinlediğimde aynı hissiyatı duyduğumdan, aynı şevklede 1000 kez daha yazabilirim sanırım. ( copy paste de sağolsun tabii)

Asıl karar veremedim hangi şarkıyı 1. sıraya koyacağım. Önümüzdeki seçenekler; Yollar, Eylül Akşamı ve Sessiz Eller. Söz odaklı olunca, favorim Eylül Akşamı. İlk defa konser albümünde dinlediğim için, şarkının başında Teomanın ettiği sözlerde şarkıya dahil diye hissediyorum. Hangi kısmı daha romantik bilemiyorum, ama bu şarkının benzerini yaşayıp da yanyana bu şarkıyı dinleyebilme şansı olan insanlar varsa, kendilerini şahane bülent ortaçgil'i süpersonik dede olarak ilan ediyorum. Hemen sözlerini de kopyalıyorum, 2008 eylül'ünde şarkının size daha anlamlı olması dileklerimle.

eylül akşamıhiçbir neden yokken, ya da biz bilmezken tepemiz atmış... ve konuşmuşuzdur. onca neden varken ve tam sırası gelmişken hiç bir şey yapmamış ve susmuşuzdur. aynı anda aynı sessiz geceye doğru içim sıkılıyor demişizdir. aynı sabaha uyanırken kim bilir aynı düşü görmüşüzdür. olamaz mı? olabilir.onca yıl sen buradaonca yıl ben buradayollarımız hiç kesişmemişşu eylül akşamı dışındabelki benim kağıt param, bir şekilde, döne dolaşa senin cebine girmiştir. belki aynı posta kutusuna değişik zamanlarda da olsa, birkaç mektup atmışızdır. ayın karpuz dilimi gibi batışını izlemişizdir deniz kıyısında. aynı köşeye oturmuşuzdur köhnede belki birkaç gün arayla olamaz mı? olabilir.onca yıl sen buradaonca yıl ben buradayollarımız hiç kesişmemişşu eylül akşamı dışındabostancı dolmuş kuyruğunda sen başta ben en sonda öylece beklemişizdir. sabah 7.30 vapuruna sen koşa koşa yetişirken, ben yürüdüğümden kaçırmışımdır. aynı anda başka insanlara, seni seviyorum demişizdir. mutlak güven duygusuyla, başımızı başka omuzlara dayamışızdır olamaz mı? olabilir.onca yıl sen buradaonca yıl ben buradayollarımız hiç kesişmemişşu eylül akşamı dışında:(

Yollar ise aranjmanı, keman sesleriyle beni farklı bir seviyeye taşıyor. Bunuda ilk kez Bülent Ortaçgil'den dinlediğim için sözleri Bülent Ortaçgil'e ait diye düşünüyorum. Hatta teomandan hiç dinlemedim bile şarkıyı. Ama bu şarkıyı şarkı yapanda benim için keman aranjmanıdır, onuda yine vurgulamalıyım. Sözlerini ekliyorum, en beğendim yerlerini de çiziktiriyorum ki hizmetimzi sadece copy paste ile sınırlı kalmasın.
gözlerim kör karanliktakör kuyunda boğulursatenim benim olmadiysayitirilmiş, tutsak olmuş,düşman olmuş,milyon defa tekrarlananhayatimsa.gizli bağin çözüldüyseyollar varsa, pahaliysauzun, kisa ya da darsa,artik hiç farkli olmayan,sikildiğin, hayatinsaaslinda yollaryalanini görmez, yaralari sarmazhiç bitmezaslinda yollardaralip açilmaz, sonunada varmazhem varsan da, farketmez ki.oldum, oldum, çocuk kaldimyüreğimden yaralandimbir yer olsa, huzur sunsadizlerim üstünde çöksemsonsuz yolu aydinlansagünün ilk işiğindason birkez nefes alsamkaybolsam gözyaşindaya da ilk kitabinda
Üçüncü şarkımzı tam bonus. Çünkü ben albümü otomatike almış dinlerken, bu şarkıyı es geçmişim bir süre sonra sonra kanıma işledi. Ve inamazsınız bu da bir teoman şarkısı. Bu yazıdan da çıkartılacak sonuç, bana teoman şarkılarını bülent ortaçgil.den dinletin olacaktır.
Sessiz eller, albümde de söylendiği üzere, B.O kent ozanları albümünde ilk defa bu şarkısını dinliyor Teomanın ve kim bu çocuk diyor...Sözleri kesinlikle çok güzel ve ben bülent ortaçgilden dinlediğim için, teoman nasıl söylemiş merak bile etmiyorum.
ben hala ölürüm plastik çiçekli gizli bahçemde sessizlikten kaçar siğinirim yorgunluğun koynuna apansiz uyanir düşlerin tek güzel yerinde ararim tadinieve dönmeninyolu bilmeninkimin kimin bu sessiz eller mor halkali yarali gözlerkiyilarima vuran sen misinkimin kimin bu kör gözlerbu varişsiz yalan sözleradini unutan sen misinben hala ararim bilinmeyenin ulaşilmaz balinikaçarim kalabaliktanyalnizliktandostumuz ölümden...apansiz uyanirdüşlerin tek güzel yerindeararim tadinieve dönmeninyolu bilmeninkimin kimin bu sessiz eller mor halkali yarali gözlerkiyilarima vuran sen misinkimin kimin bu kör gözlerbu varişsiz yalan sözleradini unutan sen misin?


Yazıyı yazarken tekrar tekrar 3 şarkıyı da dinledim, sıralama yapmadan karma halinde 3 şarkıyı da dinlemenin bünyeme daha iyi geleceğini farkettim. Siz de fırsat bu fırsat bence bu şarkıları bir şekilde dinleyin. Ne bileyim yaz gelmişken, balkonunuza kurulun, hatta size jest olsun diye dolunay da olsun, şarkılar sizi pamuk kıvamına getirsin ki sonrasında mışıl ve mışıl uyuyabilin.

Şarkı dinlemeden sadece sözlerini okuyup geçecekseniz, size de şarkıların Bülent Ortaçgil veya Teoman farketmeksizin ne kadar basit ve hayat şarkılarını yazdıklarının altını çizmek isterim, zamansızlık sebebiyle kaçar giderim.

hop hop hopp



Üstat'Da yayınlanma tarihi: 28 Mayıs 2008



"zaman iksiriyle toplar bizi"


Topu topu sadece iki kere izlediğim bir pınar süt reklamı var. Daha yeni ekranlarda gösterilmeye başladı sanırım, sanal alemde de hakkında bişey yazılmamış ama ben çok sevdim hemen sizinde kulağınıza çıtlatmak istedim. Pınar beyaz reklamları süper olan, pınar beyazı bitince ühü ühü ağlayan ufaklık gibi pınar süt reklamımızda çocuk konulu, ama zaten reklam unsuruda çocuk sütü. Reklam sloganımızda şu "annem beni hep taklit ediyor". Ben şöyle yapıyorum, annemde yapıyor falan filan. Ardından diyor ki, ben süt içiyorum, annemde içiyor ama benimki farklı, üzülmesin diye öpüyorum annemi, o da beni öpüyor diyor duygusal bir sahne oluyor ardından da süper sevimli bir şekilde " öpmek taklit sayılmaz bence " diyor ki, ben reklamı, çarşamba gecesi uyuklama esnasında görmüştüm hemen, bu lafa vuruldum, uykuda unutmayım diye not bile aldım ama reklamı daha sindire sindire izliyemedim.
Çizgi film izlerken mi daha çok yayınlanır bilemediğimden de, reklamarı boş boş izliyorum sizi aralarında. Burdan da Pınar süt'e tebriklerimi sunuyorum, gün itibariyle kariyer hedefimi bağyan cengiz semercioğulculuk olarak ilan ediyorum, gidiyorum.
Üstat'da yayınlanma tarihi: 30 Mayıs 2008

"sen söyle hayat"



"sezenaksuşarkılarısöyleyenler" diye bir grup kurulsaydı, eminim ki kendi aralarına Ferhat Göçer'i dahil etmek istemezlerdi. Türk pop piyasasında SA şarkısı seslendiren gerçekten çok insan var, ama neden bilinmez son dönemde en şanslı olarak FG'i görüyorum ben.

Belki bu şanstan ziyade iş bilmektir, ama bu konuda Gülben Ergen büyüktür FG derim ben. BU yazıda ismi geçen FG'yi de , GE'yi de sevmem. Genelde tapılası bir sevgiyle izlenilen SA hayranlığımda mevcut değildir. Hani yani objektiflikse objektif bir yazı yazıyorum gibi geliyor bana. Ama sayın okur yani FG sevmiyorum da bu adamın her albümünden en azından 2-3 şarkıyı çok beğeniyorum ben. Nedense bu şarkılarda hep SA sözleri oluyor. Mesela geçen albümden İzmir Yanıyor da müthişdi, ilk albümde de 2 favorim vardı, sevdik dinledik şarkıları, utanmadım bedava diye konserine bile gittim hatta. Bu sene yine bedava olsa gitmem diye düşünüyorum, çünkü adam international konser yapıyor ki, hiç gelemem o hallere.

Neyseciğime efendim, SA sözleri, hayran olun olmayın şapka çıkartılacak bir hadise. Kendisinin de bu sebeplen, pek normal olmamasını kabul ediyorum. Yakınındaki adamların, pıtır pıtır uzaklaşması da bu hadiseye ilişkindir. Haklıdır haksızdır bilemem ama özel ve farklı olduğundan eminim. FG ise SA ile çok yüzgöz olmadan, çat çat diye en şahane şarkıları mı alıyor, sesine mi çok yakışıyorda şarkılarda daha mı güzel olabiliyor bilmem de, her türlü sebepte netice aynı olduğundan tebrik şeyettiriyorum ikisinede.

Herkes zaten yol çoktan bitti'den bahsediyor ondan ben sadece Bir dua gibi sözlerini çalıyorum, buyrun okuyin, isterseniz youtbe'e danışıp, tüm yasaklara rağmen şarkıyı dinleyin.


Sende de iz kaldı mı bu talihsiz hikayeden?Dayanıyor mu kapılarına anılar aniden?Göğsünü sıkıştırıyor mu zaman zaman?Hiç faydası yok bilsem de gitti giden…
Geçilmiyor acıdan dünya yanıyor ölüyor musun?Kendi acına gömülmekten mahcup oluyorsunGünden kovsan geceden giriyor bıçak gibi hasretUykularında çığlık çığlığa çağırıyorsun…
Gel.. Gel ne olur gittiğin yerdenHayat çok sert çekilmiyor sensizHayat çok sert katlanmak zor sensiz
Bir dua gibi adını tekrarlıyorumAteşe verdim ömrümü yakıyorum


Sözlerde Onno Tunç'a dır herhalde diye düşündürsede, Uzay Hepari'yı da unutmamak gerek der, ikisine de rahmet, SA bitmeyen acılarına yazdığı sözlerin şifa olmasını dilerim. ( cümle manasız olabilir pek takılmayın)

ps. sen söyle hayat'ı da "ben hep bekledim hiç giden olmadım " sözlerinden ötürü SA yazmıştır diye düşünmekteyim, ama daha elimde kesin kanıt yok birde şarkıyı benim mediaplayer ne hikmetse çalmıyor ondan fikriyat ve yorumlarımı şimdilik askıya alıyorum.


Üstat'da yayınlanma tarihi: 30 Mayıs 2008

23 Ekim 2008 Perşembe

"zaman değil geçen,ömürmüş anlamadık"



An itibariyle sabahları kalkıp sahil boyunda uzunca bir yürüyüş yapmak, gazetelerimle beraber mutlu olabileceğim bir kahvaltı sonrasında güneş gözlüklerimin arkasında kitaplar okuyup müzik dinlemek istiyorum.

Yediğimin yemeği, içtiğim sayısız çayı ödeyebilmek için kaynağı belli olmayan ( bir nevi offshore ) sihirli bir banka hesabım olsun istiyorum.

Ömrümün her güneşli gününde Arnavutköy'den kalkan vapurla kanlıcaya ulaşmak, öle aptal şapşal manzaraya bakmak, uyuşmak düşünmemek istiyorum.

Havanın/ hayatımın bulutlu olduğu günlerde ise kabataş kahve dünyasında haftasonları yer bulamamanın acısını çıkartmak istiyorum. Yediğim içtiğim alacağım kilolar ve zararları konusunda mucize çözümlerle dinç, enerjik ama dingin ama öle böle, ama güzel zamanlar geçirmek istiyorum.

Sihirli hesap kısmını çözersem de bu süpersonik hayallerim için engel kalmaz inancım olduğundan heyecanlıyım, daha yolun başındayım...

Hoppidi hopp hopp
Üstat'da yayınlanma tarihi: 8 Nisan 2008

" Bakarsın çoğalırız yaşam denen bu oyunda cemresi oluruz yarınların"


Şimdi sayın okur, beni tanımasınız bile şu yazılarımı az buz okuyan insanlar gece alemlerine ne kadar ama ne kadar uzak olduğumu bilirler. İyi bişey değil tabii bu ama bünye işte ne yaparsınız, biraz ama birazcık erken yaşlanmaya müsait...

Neyse efendim yinede bünye falan demedik little miss sunshine ve till the end of the time hatrına devotchka konserine, hemde haftaiçi haftaiçi gitme teşebbüsünde bulunduk. İnanmazsınız ben haftaiçi taksimsever bir insanım, hatta ben genç iken karşıda oturmama rağmen taksimlerde gezip evime gittiğim zamanları bile yakınlarda bir hatıradır benim için. Bu durumda aman perşembede konser olurmuymuş diye çok mızmızlanmadım, ama konserin 10.da başlıyacağını düşündüğümde hafif mırın kırın etmiş olabilirimJ

Mırın kırından mızmıza geçme seviyem ise garajistanbulun içine girince oldu. Öncelikle belirtmek lazım, tanınılırlık bilinilirlik kriterim sözlük olsaydı, konser salonu benim için epey rahat olurdu ama öle olmadı netekim. Yarısı davetlidir diye düşündüğüm topluluk tam bir aktivite ruhu ile çıkıp gelmişler garaj istanbula... Bünyemde karanlık ve kapalı mekanlara karşı olan antipati sigara dumanı ile birleşince ciddi bir hadiseye dönüştüğünden, yarım saat dj müziği eşliğinde konserin başlamasını beklemek, o arada önümüze umarsızca geçmeye çalışan insanlara bakışlarımızla “anladın sen anladın” türünde içsel küfretmek zaten pek enerjik olan bünyemi fazlasıyla yorduğundan, konser başladığında hoppidi hop hop haline falan bürünmedim. Birde işin daha vahim kısmı adamların yeni albümünü kimsecikler bilmediğinden eski bir şarkılarını söyleyene kadar herkes bir kalakaldı... Geceden tek ümidim little miss sunshine idi, tabii sırf bu ümit için neden para verdiğimin rasyonel bir açıklaması yok , 2 şarkı 3 şarkı bekliyorum sölemiyorlar...Boyumda şahsımın yere yakınlığımdan mütevellit azıcık yetersiz kalıyor ve sahneyi de göremiyorum. Tabii en önemli hadise de herkeşçikler biz hariç herkeşçikler sigara içiyor, aslında bir nevi tütüyor... Ve ben o zamanlarda öyle nefret ediyorum ki, sigaradan, sigaraiçenlerden, sigara içerek beni zehirleme hakkını kendilerinde bulanlardan, diyorum ki çıksın bu sigara yasası içemesinler hiçbiryerde sigara, kendi kendilerini zehirleyerek devam etsinler yollarına.

Dün gece ciğerlerim 2 paket sigara içmişcesine dolu iken hissiyatım buydu, bugünde aslnda böyle düşünüyorum. Ama asıl sorun; havalandırması sınırlı bir mekanda sigara içmek yasaktır diyebilecek organizatörlerin bulunması... Heryerde sigara içenler tarafından yaşam alanım ksııtlanırken 2. sınıf insanların içmeyenler olduğuna da kanaat getirmiş bulunmaktayım.

Yani till the end of time diye gidip, sigara havasızlık ve sıcak mazeretlerinden ötürü kaçma isteğim kimseyi şaşırmadı, yinede konserin yarısına kadarbekliyerekten kaçtık. Temsilci olarak bıraktığımız Habip de till the end of time i söylemediler dedi, içime su serpti, yorgunluğumunda sayesinde mışıl&mışıl uyudum. Uyandığım gün Cuma olduğundan daha da bir bahtiyar oldum ve açıkhava konserlerine kadar sosyal olmamaya karar verdim. Pek tabii sigarayla savaşım orda da devam edicek.

Gecenin sonuçları;

Dahi anlamındaki de ayrı yazılır mantığı ile de’lerin bitişik ve ayrılığına karar vermek sağlıklı olmazmış, kelimenin yokluğunda cümlenin anlamlılığını test etmek daha uygun bir yöntemmiş. Ama bu durumda da cümlenin anlamı hafif değişince ne yapmak gerekir konusunda şaşkın kaldım.Buna istinaden soruyorum “ sende mi bürütüs” de ki de ayrı mı bitişik mi yazılmalı?

Kabak tatlısı mevsim yaz olunca pek yenmeyen, kışa özgü bir tatlı imiş.

Yeni albüm kapsamındaki turlara katılmak için albüm hakkında bilgi sahibi olmakda gayet faydalı bir uygulama olabilirmiş.

Ve bugünün sonucu; Cuma 5’ten sonrası hiç bitmemesi gereken bir zaman olarak tayin edimelidir..

Hoppidi hopp hoppp


Üstat'da yayınlanma tarihi: 18 Nisan 2008

"sevdim ben olmayı seninle sensizliğimde "




"Bir şeyi istediğimiz zaman hep onun çekici yanlarını görürüz, onu elde ettikten sonra da hep kötü yanlarını buluruz. "


Bu cümleyi tamamen ekonomik literatür çalışmaları yaparken gördüm. (komik ama)

Cümle alakasız olarak günün sözü kısmında geçiyordu ki, buda biraz anlamsızdı...

Ama cümlenin anlamı bu gerçeklere karşın gölgölenmedi...

fEVKalade yazması zor bir kelime olsada, bu cümlenin gerçekliğini anlatmak için bence en uygun kelime...
Bu hadiseyi gönül , iş ıvır zıvır her hadise için düşünün aynı doğru sonuca çıkar...

Acı mı acı gerçek mi gerçek...

Peki ne yapmak gerekir yani aslında birşey yapmak gerekir mi? Sanki bir müdahele planımız olmalı, yoksa hayat bu memnuniyetsizlik, tatminsizlik haliyle geçmez.. Belkide kendim sürekli şikayetçi olduğumdan bütün dünya öle sanıyorum , en azından buna cevap verin öleyse sizde bu cümleyi okuyunca benim gibi, tamda dediği gibi hissine kapıldınız mı kapılmadınız mı?

Kapılmadıysa ben niye kapılıyorum, sakatlık bende mi?

Hoppidi hopp hopp

İmza; derin haliyeti ruhum



Üstat'da yayınlanma tarihi: 2 Nisan 2008

"vücut iklimimin kimyası"


Şimdi sayın okur, haftanın başı yazılabilecek nice güzel şey mevcut olabilir...

Ama saatler ileri alındı, gözlerim açılAMIYOR, hava soğuk, günlerden Nisan 1 ki ben safın tekiyim kandırılma ihtimalimin de hayli yüksek olması sebebiyle gergin olduğum birgün...

Eğer mobile bir insan olsaydım, pazar günü yazacağım bir yazı bu ama fırsat, imkan dahilimde bugün yazabiliyorum, pek dedikodusal pek gözlemsel ama işte iç rahatlatma yazısı, yazıp ohh diyeyim istiyorum.

Şimdik ben deniz, küçükken gerçekten fevkalede hırslı daha da doğrusu inek bir insandım... Bu ivmem ilkokuldan liseye doğru azalan bir oranla seyir izledi. Üni. de hırsım falan filanım yoktu, burnu sürtülmüş ben ve kırpılmış hayellerim vardı, hayat bana planlarımı revize ettirmişti, artık ben böyle bir bendim ki buna dairde şikayetim yoktu...

Ama ne olduysa o zamanlarda oldu, hırs hadisesine bürünmüş insanlar bana fevkalade itici gelmeye başladı... Biraz da anlamsız ama daha çok tehlikeli bulmaya başladım bu türleri.. Hele ki kadının hırslısından uzak durmayı seçtim ki, önceliğim hayat huzuru olduğu için buda bir nevi arınmaydı benim için, memnundum, mutluydum, sakindim...

(Yine ) Ama bir dağ başına çıkmadığınız sürece etrafınız insan kaynayacağından, bu hadiselerler karşılaşmama garantisini elde edemiyorsunuz, netekim bazı hırslıların dibinde bitiyorsunuz, hayat anlamsız oluyor, kaçmak istiyorsunuz, kaçamıyor, sadece yazı yazıyorsunuz, ilgili kişinin okumayacağının gönül rahatlığı ile:)

Fazla gizem yapmanın anlamı yok, ana konu hırslı kadınları sevmemem ki, güncel bir örnek olarak da Gülben Ergen ismini vermek istiyorum. Ayşe Arman röportajınıda okuduktan sonra, benim hayatım çok ideal, ben süper sıradışıyım falanım filanım hallerini daha net gördüm, ayyy dedim, ufff de dedim, orta derecedki hırslarımla, kendi azmim ile yoluma devam etmek, görmek istemediklerim için uykulu gözlerimi kapatmayı tercih ettim, kendi kendime terapi oldu, güzel oldu netekim....

Belki şimdi de gözlerimi kapatırsam günlerden cuma olur, hayat anlamlanır, veya hayatın anlamı cumadan salıya kayar bilemedim, ama şimdilik iyimserim, fırsat bulursam sağlık için uzak durulması gereken yiyecekler gibi uzak durulması gereken insanlar listesi yapıp vizyon misyon stratejimizi genişletebileceğimize inanıyor, gözlerinizden öpüyorum.

Satırlarıma Kenanım Doğulumun Ben o Değilim adlı eserinin mısraları ile son veriyorum, yazımın anlamına anlam ekliyor bütünlük de tavan yapıyorum. Peh peh peh

"karanlık dünyam içinde kördüğüm bitmeyen çileymiş sanki ördüğüm"
Üstat'da yayınlanma tarihi: 1 Nisan 2008

"we only got 4 minutes to save the world"


Simdi efendim aslında yazmak istediğim iki birbirinden farkı konu şeysi var. Birinden başlıyacağım diğerinin de sonunu getirebilirsem, buyrun size şimdiden bir çorba.

Öncelikle Pazar gününden mevzu bahis açmak istiyorum hiç gerek yokkene... Efendim benim neznimde istanbulun bazı semtleri 40 yıl uğramasam mutlu olurum türündendir ki, mecidiyeköyde bunların en başında gelir mesela. Aslında mecidiyeköy sanırım birçok istanbullu için aynı hissiyatı oluşturan biryerdir. Tabii kaderin karşısında hissiyat falan kalmıyor ve bu fenerbahçe taraftarı galasatasaray- fenerbahçe maçının olduğu gün mecidiyeköyde galatasaraylıların arasına düşmek zorunda kalabiliyorsunuz. Mecidiyeköy e mi yanıyım, insan kalabalığına mı, o insan kalabalığının galatasaraylı olmasına mı bilemedim. Ama kesinlikle taraftar ayrımı olmaksızın söylüyorum; derbi maçına gitmek gerçekten psikolojik bir vaka. Yani ben o ara sokaklarda yürürken, gerçekten fenerbahçeli olmaktan ötürü korktum, ama işin daha da komik yanı fenerbahçelilerin yanından geçerkende korktum. O yüzden aklı başında olan insanların, böle mühim gün vakit zamanlarında maçla ilgisi yokkene o sokaklara girmemelerini şiddetle tavsiye ederim. Zaten test edip onayladığım için söylüyorum; stadın sesi hem bizim mahalleden hemdeeeeee yıldız parkından bile duyulacak güçte, bunada maşallah diyoruz... Bu kadar gerilimin sonucunda bari kazansak da şampiyon olsak hissiyatınız daha da baskınlaşırken, ne oluyor, püfff diye sönüyorsunuz, ezeli rekabette tarih tekerrür ediyor; gariban olan güçlü olanı yenerek (örn: UEFA şampiyonluğu sonrasında Johsonlu galibiyetimiz) boğazımıza düğümü oturtuyor. Valla Mansurcum da bu maç o maç diye yazdı, bizimde içimizde az biraz korku vardı gerçek oldu, ondan şaşırdım yıkıldım diyemem ama yinede haftaya Sivasspor taraftarı olacağımı belirtmeliyimJ

Birinci konumuzu böle derin bir hüzünle nihayete erdirdikten sonra; daha iç açıcı ikinci konumuza geçmekte sakınca görmüyorum. Şimdi efendim daha önce söyledim mi bilmiyorum ama ben justin timberlake’i gerçekten ama gerçekten pek beğenirim. Böle onun klipleri çıkınca saçma salak bakakalırım mesela... Hiçbirzaman madonna hayranı olmadım, bilakis yaş/ kas oranı yüzünden de fazlasıyla gıcığımdır kendisine. Ama popüler kültür insanıyım ondan her güzel şarkıya atlarım, severim falan filan. Misal 4 minutes şarkısı içinde aynı şey oldu benim için, durup durup tick tock tick tock yapabiliyorum. Haftasonuda bolca tv izleme fırsatım oldu, number 1 da sağolsun madonna weekend olduğundan bu klibi habire yayınlandı bende aynı ağzı açıklıkla klibi izleyip durdum. Şimdi ben özümde kazulet bir insan olduğumdan fiziksel atletiklere karşın hayran olma hastalığım var, bundan da mütevellit o danslar falan ne güselll diye izliyorum, justin.e bakıyorum, saçlarını azıcık kestirse acaip süper olur diyorum falan, ama asıl hadise ordaki madOAnna şeklinde söze dökülemeyen vurguda. O ne güzel bir madOAnnaa deyişidir öle yahu, şarkıya başka bişey katmasa bile bu söz için kendisine şahsım nezninde hayranlıklarımı sunuyor, ismimdeki ğ .den ötürü vurguda sorun yaşayacağımızdan benim ismimide söylese birkere böle hayalini kurmadan satırlarımı noktalıyorum.


Malumunuz tick tack time is waiting....

Üstat'da yayınlanma tarihi: 29 Nisan 2008

Fotografın alındığı siteyi ayrıca belirtmek istedim: http://gaytimes.files.wordpress.com/2008/08/justin-timberlake1.jpg

"ışıklı şehirler büyüyor düşümde"


Haftamın aCendası;

İhtiyarlara yer yok'u izledim ve popüler kültür insanı olmamdan mütevellit beğenmedim, hatta ilk yarısında uyudum, gerçekten ama gerçekten filmde o kadar beğenilen neydi diye düşündüm cevabını bulamadım.

Bank Job'u izledim lack&stock'a cok benzede pek beğendim.

İnci Aral'ın unuttum kitabını da bitirdim.Kitabın etkisiyle diğer öykü ve hikaye kitaplarınıda okuyup yapbozu tamamlamak istedim.

Yiğit OKur'un 550 sayfalık Deniz Taşları kitabını aldım tesadüfen, çok beğendim daha yarısına ancak gelebildimsede sabahları servis işe geç gitsede kitabı daha çok okusam diye istedim. Yiğit OKur'u da tanışmış oldum, güzel oldu.

Tahsin Yücel Yalan'da bu ödülü kazanmıştı ki, bence cidden çok başarılııı bir romandı kendisi, bu romanda 2006 Yunus Nadi ödülünü kazanmış ki daha kitap bitmeden bile okuma kolaylığından ötürü bu kitabında güzel olduğuna karar verdim:)

Bu arada pek yapmam ama merak ettim Yunus Nadi ödülü nedir diye, Nadir Nadi'nin cumhuriyet gazetesinin kurucu imiş Yunus Nadi, nazi sempatizanı imiş, bu sayede bilgi birikim patlaması yaptım, çok süper oldu güzel oldu:)

"kalbimden ismin geçti, kimseler duymadı"


Bir aydır her çarşamba sabahı, bugün günlerden cuma mıydı diye uyanıyorum, sonra değilse bari perşembe olsun istiyorum o da olmayınca Çarşamba gerçeği ile yüzleşiyorum.

Perşembe birgün önceki deneyimimden ötürü gayet şuurlu oluyorum, ama şüpheye düştüğümde de dün akşam izlediğim dizi neydi sorusu ile doğru yolu buluyorum, nitekim sapmalarda da kaybettiğim birşey yok, cumartesi de sabahın pek köründe uyanabilecek yetilerim mevcut.

Asıl derdim 3 aydır cuma gibi cuma yaşayamamdan, yani cuma ruhu buralarda uğramıyor bana, cumayı ruhuyla beraber geri istiyorum.

Başka isteğim gülben ergen kaynaklı;

Şimdi efendim ben geçen sene kestirdiğim saçlarımı uzatma sürecine geri dönmüşken, her kahküllü saçı görünce benimkiler de uzasın öle olsun hissiyatı ile bakıyorum. Sağolsun Gülben Ergende bu aralar piyasada olduğundan, ekranda kendisi SÜPRİZ süprüz süprüz derken ben saçlarına kilitleniyorum, benimkilerde hemencecik uzasın, rengide kopkoyu olsun istiyorum...( ki renk kısmına özenme sebebim gülben ergen değil, yılların hissiyatı diyebiliriz)

Merak eden varsa, bu ne biçim şarkı dediğim yeni gülben ergen şarkısını da dinliyorum, beynimin uyuşmasına fevkalade yardımı oluyor, güzel oluyor.

Uzan lafın kısası; hayatıma katkılarından ötürü popüler kültüre teşekkürü borç bilerek yeşil space sayfalarımdan ayrılıyorum.

Haydi hep beraber;

suprise, suprise , suprise.....

Üstat'da yayınlanma tarihi: 20 Mart 2008


Blog için edit: Artık saçlarım kahküllü, istediğim uzunluk için azıcık daha beklemem gerek ama, bu arada Gülben Ergen de kısa kestirdi saçlarını, ama ona özenmiyorum:)

"kendimi arıyorken olmaktan korktuğum yerdeyim"


Umutsuzluk içinde umut aramanın kilit sözcüğü " belki"dir.

Evet niye olmasın, belki olur.....

İnci Aral
Üstat'da yayınlanma tarihi: 21 Mart 2008

"bu kafayla buraya kadar"


Bu konudaya daha önce nasıl değinmedim hayretler içindeyim; gecikmiş bir fikriyat saçma, benim sayemde vizyonunu genişleten okur kitlesinden özür dileyip konuya bodoslama yapıyorum.

Saygıdeğer okur, as you see i 'm not good at writing&speaking Turkish but it doesn't mean that i could speak German or English perfectly, i think like a German and forget Turkish meanings of words. Bunun doğuştan gelen bir sorun olduğunu atsam daha mantıklı olabilir, ama abimde veya ailemde aynı örneğe rastlanmadığı için sadece doğuştan demem mümkün, genetik kısmında olmadığında hemfikirim. bEn küçükken asansöre HASANsör demek suretiyle bu dil camiasina atladım ve o gün bugündür de de ile da'yı ayıramam, 150 kelimelik hazinem ile derdimi anlatmaya çalışırım. Uygun kelimeleri bulamadığımda uydurmayı ve benzeştirmeyi severim. Bazen eğlenmek maksadıyla kelimeleri farklı bir formata sokarım, bazı espirtüelsizler ciddi olduğumu sanırım, hatta utanmaz insan kendini intihar edemez der, kuaförcü dediğimde kuaför diye düzeltir falan. Ama benim neznimde akbil doldurucu insanlar vardır ve ben o tanımla derdimi anlatabildiğimden ötürü memnunumdur bunu bilmezler... Her noklama işaretinden sonra boşluk bırakılmalı şeklindeki bilimsel araştırma anayasısının birinci maddesini de bilirim, ondan sonrasi da yalan... Bide noktalı ve noktasiz ünlüleri aynileştirip kendimi noktalar için üzmem. (Deneyimlerime dayanarak söylüyorum; i ile s ve oldu ile öldü arasında dikkat gösterildi mi, derdinizi herkes anlar, bazıları anladığı ile kalır, bazısı düzeltir vs.)

Aslında sorunum bu değil, halimden şimdlik memnunum, edebiyatçı yazar olmaya kalktığımda bu konuya da eğilir, ezber bozarım bak bunuda havalı bir şekilde söyleyim.

Benim şuanki derdim bir kelime ile... Ve evet arkadaşlar ben BAYAN kelimesinden fevkalede nefret ediyorum. Yani motor da 2 dakika sonra ayağa kalkanlardan bile daha çok sinir ediyor beni bu kelime... Tuvalet yönlendirmesi için kullanılan bir terimden öteye gitmemeli bağyan kelimesi diye düşünüyorum. Yani kelimeleri eşleştirme gerekiyorsa;

Hanımefendi- Beyefendi

Kadın-Erkek

Oğlan- Kız

Bayan-Bay

ve bu durumda biz erkeklerinde tercihleri diye bir tamlama yaparken bayanların tercihi değil kadınların tercihi dememiz gerekir. Aslında kural basit, karşı cins için Bay diyeceksen banada bayan de, ama onun dışında bana bayanla gelme, içimdeki sinir uçlarını lütfen yorma sayın bayankelimesisever insan...

Aslında olayın psikolojik incelemeye fevkalade açık kadın- kız arası yumuşak olsun bayan kullanalım hali var ki, buna da yorumlarda birileri değinsin diye es geçiyorum, derdimi anlattığım için rahatlayıp gidiyorum.

Hoppidi hopp hopp
Üstat'da yayınlanma tarihi: 12 Mart 2008

"bana bitmeyen birşey söyle, söyle sonsuza inanıyım"


Aslında amacım müzikalite ama klasik hedeften sapma durumum söz konusu, bir sözlüke danışıyım istedim, başlıklardan birine bayıldım kaldım, hemen sizede çiziktirmek istedim.

Havadan sudan herşeyi burçlara dayandırmayı sevdiğimden, belirtmekte fayda görüyorum, iş alemlerinden ziyade yazarcı olma isteğimin yüzde 62’si babamdan gelen genlerim ise, geri kalanıda aslan burcu hallerimdendir... Sonuç diye soracaksanız; tembelim, belli düzeyde belli sevme halinde çalışkanım diyebiliriz... Anneme sorsanız bana inek der o ayrı tabii.

Şimdik entry’nin başlığı ; “
calismak insanin degerli vaktini bosa harcamasidir
... Peki katılmamak mümkün mü sayın okur? Sizde akşam eve dönerken, bezmişken, beyniniz amble olmuşken aynı hissiyatlarda değilmisiniz, gerçekten değilseniz tek sorun bende mi, doktora mı gitmek lazım, ilacı var mı bunun, yoksa ince hastalıklardan mı kavrulup gideceğim?

Sonra sözlükteki değerli düşünürler ne demiş birde onlardan araklama yapmak istedim, en çok suskungeveze’ninkini beğendim.


“insanı düşündüren bir söz. niye çalışıyoruz? hayatımızı kazanmak için. çalışırken ne yapıyoruz? hayatımız harcıyoruz. peki ne yapmamız lazım? çalışmamamız ve hayatı yaşamamız lazım. peki faturaları kim ödeyecek? baban mı?”

Ya ben gerçekten bu soruyu babam hariç kısmına kadar kendime soruyorum. Yeni işe başlamış genç taze bir beyin olsam, mevcut mali tablo dengesizliğimi gözardı edelim derimde, 3. yıla girdik artık geçen 27 ayda hirçbirşeyin değişmemesi bir işaret değilde nedir acaba?

Bu kadar psikolojik-geyikten sonra asıl yazı halime, müzik dinleyelim müzik yazalım kısmımıza dönüyorum.

Teoman şarkılarının söylendiği tribute albümünü alalı epey oldu, pek beğenmediğim ilgili yazının bugün yazıldığından anlaşılır kanımca... Pek yapmadığım birşekilde oray eğin.le aynı fikirdeyim bu konuda ve teoman şarkılarının biraz kendine nazır ve erkek şarkıları olduğu için hatun kişileri tarafından etkin ve etkili şekilde söylenemediğini düşünüyorum. Ondan albümden favorites olarak sunacağım şarkılar erkek vokaller tarafından seslendirilenler.

Birincisi bu space.de hakkında pek yorum yapmadığım ama komşu bloglarda pekde olumlu yorumlarımı iliştirmediğim emre aydın versiyonu ile süpriz...Birkere her zaman yaptığım başkasından duyunca daha bir sevme halinden dolayı galiba, şarkının sözlerini bu albüm sayesinde sindirdim...Şarkının her bir mısrası çok sempatik , sempatik diyorum çünkü emre aydın’ın şarkı söyleşi işe o hale gelmiş gibi geliyor bana. Sanki teoman versiyonu daha karamsardı yada ben idraksızmışım diye düşünüyorum.

Favori mısralarım ise nakarattan sonraki;

kulağımda gürültüyle, uyurken televizyon açık kalmış bir ülkenin bodrum katında kirli bir savaş varmış midem bulanıyor, galiba dünya tuttu beni hep unuttu kısmı, tabii bide şarkının ana fikri olarak her güzel şey bitermiş ile sonsuz güzellik yoktur tümevarımı varJ

İkinci şarkımız ise hakkında birçok kez övgülerimi dile getirdiğim Harun Tekin.den. Deli şarkısını da eurovision kulvarı dışında sevdim, beğendim. Ve asıl olan daha çok yüksek volumede dinlediğimiz bir vokalin, bu şarkıyı böle pamuk kıvamında söylemesi, benim hayata dair umutlarımı tazelemesi, yada sebepsiz güzellikleri.

Konu ile ilgili yorumlar için yine sozluke yolum düştü... En sevindiğim şey, ki bence sozluk’unde bu kadar tutulmasının sebebi, “abi bak benim takıldığım şeye takılan kaç insan var “halidir... Ve evet benim neden kavuniçi yerine turuncu diyor ki, orda direk sırıtıyor bu fark diye düşündüğüm değişiklik birçok kişinin kulağına batmış, bu yüzden Sn. Harun Tekin’den veya Sn. Teoman’dan konuya ilişkin açıklama talep ediyorum.

Yazının sonuna bıraktığımdan ötürü, asıl yazı yazma amacım, hayat inancı sağlamlaştırıcım pushing daisies fragmanı ile beraber beatles- i wanna hold your hand – ‘den bende yarattığı etkiyi aktarıcak bir yorum yapamıyacağım. Ama şunu belirtmekte fayda görüyorum, beatles’gillerden toprak altında olanların toprağı bol olsun, yaşayanlara uzun ömür versin ama ben bu şarkıyı bu dizi sayesinde idrak ettim diyebilirim. Yani eskiden de duymuştumdur belki, ama yok yani bu dizi beni kendime getirdi bende 2 gündür hoppidi hoppp, yüksek volumelerde i wanna hold your handddd diyorum, emeği geçenlere selam ediyorum.

Sıkıldım artık yazıma da nokta koyuyorum.

Üstat'da yayınlanma tarihi: 4 Mart 2008