8 Aralık 2008 Pazartesi

"bir ben ve çaresiz bir ben daha"



"Yaşlanma efekti, yaşanmışlık kaybı"- AYÇA ŞEN


Acaba soyut kavramlarda da hatalar oluyor mudur? Mesela zamanda aksaklıklar oluyor mudur? Kesin oluyordur. ‘Çünkü nüçün’ derseniz, çocukken canım çok sıkıldığı zamanlarda televizyonu açar ve programlar henüz başlamadığı için sadece saat görüntüsüne dakikalarca bakardım. Ve bu seyir esnasında göz yanılmasından mıdır bilemiyorum, bazen saniyelerin birden bire hızlandığını fark ederdim. Mesela üç saniye tırrr diye geçer, dördüncü saniye birden yavaşlar, garip şekilde saatin işleyişinde dengesizlik olurdu. Zamana güvenmemeyi ilk o zaman keşfettim.


Denize girmekten ilk korkum Trabzon şehir merkezindeki sinemada ‘Jaws’ı seyrettikten sonra oluştu pek çoklarınız gibi.Zaten Karadeniz çok psikopat bir denizdir, girenler el ele verir, el ele bir daha dönmezdi. Yine de girerdi yüzme bilmeyenler. Hâlâ da giriyorlardır eminim. (Şile örneği...)Bir insan tehlikeli olduğunu bile bile bir işe neden girişir, aklım almaz bunu.


Çocuk yapmak da işte böyle; bir insan bu kadar zor, tehlikelerle ve engebelerle dolu bir yola neden girer?Kendini yetişkin bir birey olmak için kendine ispat edebilmek için... Ya da kaza kurşunu... Ya da çok sevgi duyacağın için... Ne biliim, hormonlar emir verir, adama kıyak çekmek istersin, çok paran vardır, hanedanlığını bırakmak istersin, çeşitli sebepler...Ama sebebi ne olursa olsun, zaman kavramı bu işe giriştikten sonra epey bir değişiyor.


Mesela son sekiz senem hem aşırı yavaş, hem de göz açıp kapayıncaya kadar kısa sürede geçti.O kadar zordu ki, çok yavaş geçti. Bebeklikleri o kadar tatlıydı ki, çok kısa. Ne fena; zorluklar yavaş, güzellikler zart diye geçiyor. Okul yılları da galiba güzelliği olmadığı için sadece yavaş geçiyor.Galiba hayatımızın en uzun gelen tarafı bu okula başladığımız zamanları. Bitmek tükenmek bilmeyen sürekli aynı senaryonun olduğu, sınıfta kalma dışında hiçbir maceranın olmadığı bilmem kaç sene...


İnsan uzun yaşamak istiyorsa çok canı sıkılmalı. Güzel geçen hayat kısa geliyor galiba. Rüzgâr gibi geçiyor.Fakat mesela en uzun ve en civcivli hatıralar da çocukluktan kalma. Bu nasıl iştir?Hayal gücü mü acaba? Büyüdükçe hayal gücünü kaybetmek çok can sıkıcı.Nasıl yavanlaşıyor hayat. Uzun zamandır ilk kez dün gece çocuk kafasına geçtim ve rüyamda arkadaşımın ölen kocasının, kızı ve arkadaşımı çok özledikleri zaman ziyarete geldiğini gördüm.Rüyamda sevinçle telefonu açtılar, bir pastanede dondurma yediklerini, çok özlediği zamanlarda onları ziyarete geleceğini söylediler.Sabah bunu Memo’ya anlattığımda “Keşke gerçek olsa...” dedi. Bu kadar net. Keşke gerçek olsa.


Çocukluktaki netliğimiz, gerçekliğimiz ve renkliliğimiz büyüdükçe kayboluyor. İşin kötüsü, bu kadar uzun senelerini verdiğin çocukluk ve ilk gençlik yıllarını, kötü birkaç şey yaşayınca unutuyorsun. Kaç senen heba olmuş oluyor.Çocukluğumdan aklımızda kaç sahne kaldı ki?Katır kadar olduğumuz ortaokul ve lise yıllarından bile çok az. Onca yıldan arda kalan, bir kaç güncük.Zaman, zorluktan, çabuk geçmesinden filan değil de, esas akılda kalmayınca acımasız. Ve şu aralar, bunu yaşlanma efekti olarak değil de, yaşanmışlık kaybı olarak almaya başladım.Hafızayı güçlendirmek için sudoku oynamak acaba çocukluk yıllarımızı geri getirir mi?Zira aklımda kalan Çağan Irmak filmi gibi, bir uçan balonumun elimden kaçıp deliler gibi ağmamam, iki üç patenden çenemin üstüne düşüş sahnesi, birkaç rezil olma hikâyesi, birkaç anne baba kavgası, anaa, baktım da, aklımda kalanlarhep üzücü hatıralar.


Hadi bakalım, buyur burdan yak.

.....



özetle ; "Zaman, zorluktan, çabuk geçmesinden filan değil de, esas akılda kalmayınca acımasız" demiş Ayça.

Hiç yorum yok: