11 Eylül 2019 Çarşamba

"ve nasıl gözgözeyiz..ansızın bir infilak"

                     




En son ne zaman bir roman okuduğumu hatırlamazken, üst üste 2 Ayfer Tunç romanı bitirdim. 
Derdim bana yetmiyormuşçasına, onun melankolik satırlarında kayboldum ve buna rağmen halen ayaktayım.

Bir süre roman okuyamayacağım muhtemelen ama Ayfer Tunç’u okuduğuma hiç pişman değilim.
Tatilde Aşıklar Delidir ya da Yazı Tura’yı okuyan birinin sorusu; okurken bileklerinizi kesmek istemediniz mi oldu ki; sanırım acılı bünyeye daha iyi geliyor bu melankoli. Yine de yasal uyarı; okursanız ruhunuz kararabilir.

Kendi çizdiğim satırlardan sözlükte bulduklarımın bir kısmını kopyaladım ama kitabın sonunda denk geldiğim için mi bilinmez Cemal Süreyya ile Edip Cansever ‘in mısralarını da buraya iliştirmek istedim.

“Bir umuttun, bir misillemeydin yalnızlığa..yalnız aşkı vardır aşkı olanın…ve kaybetmek daha güç bulamamaktan. “ Cemal Süreyya

"aşk, ölümden büyükmüş gerçekten. yazmayacak. gittim, defteri kapattı ve bensiz hayatının ilk gününe başladı. ne acı bir kırgınlık; bensiz yaşayabilmek. varlık, var olduğunu bilmekle yetinemiyor, yüz on milyardan biri olmayı kaldıramıyor, bu yüzden özel biri için özel bir şekilde var olmak istiyor."

"büyümek hayatın mazeretlerine inanmaktır, hatta hayata devam etmek için yeni mazeretler bulmaktır."

"insanın yedekte bekleyen, gizli bir bilinci var. berrak bilinç gerçekle yüzleşemeyeceğini anlayınca gizli bilinç ortaya çıkıyor ve berrak bilinci bulandırıyor. "

"hayatım bozuk bir bilanço, hayatım tutmayan bir kar zarar tablosu"

hatta mutluluk gibi bir şey var mı ondan emin değilim. bence mutluluk bir varsayım. insan sadece mutsuzluğu biliyor, bunun bir karşıtının olması gerektiğini düşünüyor, o yüzden inanıyor mutluluğun varlığına.

"seçilmiş bir yalnızlık olsun ya da olmasın, yalnızlıkta insani değerli kılan, soylu bir taraf var. yalnız insan geçmişine bakabilir, geçmişinden acı duyabilir, kederlenebilir ama bakabilir. oysa terk edilmişliğin soylu bir yani yok. acınası bir durum, sen istediğin halde istenmemek."

insan zamanın nereden dağılmaya başlayacağını bilemiyor. insan hayatinin nereden, nasıl ve ne zaman dağılacağını tahmin edemiyor. 

"konuşmak tiner gibidir çünkü, çözücü maddedir, çözer, dağıtır, konuşmak tehlikelidir, bu yüzden hiçbir şey yaşanmamış gibi, her şey nasılsa öyleymiş gibi pek konuşmadan, kurcalamadan gelişine yasamak gerekir, hayat ne verdiyse artık ya da kader. "

"ölmek de bir terk etme biçimi"

 insan cesareti seçemezse kurban olmayı kendiliğinden seçmiş oluyordu

oysa çocuktum ve ben de herkes gibi olmak istemiştim. olup bitenler olmamış gibi yapmak, olanları bilmezden gelmek istemiştim. ama becerememiştim. unutmak elimizde değildi. karar verip unutamıyordu insan. affedemediği gibi. affetmek de elimizde değildi.



"benim için üzülme."
"üzülüyorum.. senin için.. kendim için.. insan kalmak niye bu kadar zorlaşıyor ki her geçen gün?
"insan kalmak hep zordu. insan, kendine insan dediğinden beri zordur insan kalmak, yeni bir şey değil bu."

"doğru.. ama insan, gene de zamanın insanı daha çok insan yaptığına inanmak istiyor."


ps. başlık mısraları Edip Cansever...

8 Ağustos 2019 Perşembe

" it's just not the same"




Yoğun bir Defne Suman takipçisi olmasam da, neden bilmem babamın kaybı sonrasında onun da benzer acısına ilişkin yazdığı satırlar aklıma geldi. Bloguna girip, babasının kaybına ilişkin yazıları okumaya başladım ki, insan bu durumda acı ortaklığından bir nebze de olsa medet umuyor maalesef.

Yazıların arasında galiba en çok örtüştüğüm de Cenaze’ye ilişkin olanlar oldu. Gerçekten de insanın o kadar üzülürken, etrafına ilişkin bu kadar farkında olması da, kimin yanında olup, kimlerin olmadığına dikkat etmesi aşırı saçma, ama gerçek.

Ve sizin yaranızla beraber, daha önce yara sahibi olanları farkediyorsunuz. Bu nedenle de yazının “ne çok insanın yakını ölmüş” kısmı ile başlayan bölümü için Defne Suman’a bir kez daha şükranlarımı sunuyorum.

“Çünkü biliyorum hayat eski rayına girmeyecek. Hayat makas attı. Alışmak değil, yeniden başlamak lazım. Yeni bir hayata.”
 Belki ben de gün gelir kendi yaşadıklarımı daha net kelimelere dökerim ama şimdilik, hem aynı hem de apayrı acıların kelimelerini buraya eklemek istedim.
İnanın bana “babamı gömdük” diye bir cümle okunduğu kadar kolay yazılmıyor….
Bir süre hep aynı şeyi dileyeceğim, keşke hiçbiriniz bu yazdıklarımı gün gelip hissetmek zorunda kalmazsınız.
Çok net söyleyeyim, “her şey sonradan daha da koyuyor”


Babamı gömdük.

Ben zannederdim ki insan böyle duygusal bir travma geçirdiğinde etrafında olup bitenin farkında olmaz, bir sis perdesi kaplar her yeri. Hiç de öyle olmuyormuş  Aksine her bir an, her bir söz, her bir kucaklaşma kristal netliğinde insanın benliğine işliyormuş. Kalabalık cenazelerde merhum kişinin ailesi taziyeleri kabul ederken, onca insanla konuşuyor, onca kişiyle sarılışıyor, şimdi o kalabalığa girsem beni kimse farketmez diye düşünürdüm ben eskiden.  Hiç de öyle değilmiş.

Babamın Teşvikiye camiinden kaldırılan cenazesi çok kalabalıktı. Yüzlerce insan gelmiş. Çocukluğumdan beri görmediğim yüzler, bir bakışta acımı anlayan gözler, daima yanımda bildiğim dostlarım, sevgili öğrencilerim ve tanımadığım yüzlerce insan. Her birinin gelip bana sarılmasını istiyorum. Sarılan her ismi zihnim sünger gibi çekiyor, sarılmaya, sarmalanmaya çok ihtiyacım var. Önümden sıra sıra insanlar geçip elimi sıkar, başsağlığı dilerlerken gözlerim sarılabileceğim birilerini arıyor. Kalabalığın arasından bir öğrencimi görürsem ona el ediyorum, gelsin de sarılayım diye, aradan sıraya alıyorum.

Bundan sonra gittiğim cenazelerde kalabalıktan beni kimse farketmez filan demeyeceğim, ölen kişinin yakınına gidip kocaman sarılacağım.

Sonra şu sözler…Başın sağolsun, Nur içinde Yatsın, Allah Rahmet Eylesin. Allahım ne mühimmiş bu sözleri duymak!  İnsanların ağızlarının içine bakıyorum, Başın Sağolsun desinler diye. Anlamından geçtim, başka bir şeylerin sembolü oluyor o söz. Namaste gibi bir şey oluyor. Yüreğindeki acıyı kendi yüreğimden tanıyorum, filan gibi bir anlamı oluyor. En azından benim için. Ve sonra Allah Rahmet Eylesin. Ödüm kopuyor, elimi sıkanlardan, gelip sarılanlardan biri Allah Rahmet eylesin demeyi unutacak, ya da ağzına yakıştırmayacak diye. Söylesin, herkes söylesin istiyorum. Ne kadar çok ağızdan çıkar da havaya karışırsa o söz, babam daha çabuk Allahın rahmetine kavuşacak. Öyle mi değil mi, bilmiyorum. O sırada öyle hissediyorum.
Bundan sonra her cenazede Başın Sağolsun ve Allah Rahmet Eylesin’leri cömertce telaffuz edeceğim.

Sonra mezarlığa gittik. Babam gömülecek. Babam değil ya o, babamın bedeni. Babam gitti kimbilir nerede?  Nereye gittiği insanevladının en katmerli esrarı. Ne bilim, ne din, ne de ermişler verebilir sorumun cevabını. Biz canlılara da zaten bilmemek düşer. Bilsek denge bozulur.  Babam şimdi nerede? Bilmiyorum. Mezarı kazmışlar. Tabutu yaklaştırıyorlar. “Oğlu girsin” diyor kalabalıktan biri. Ben önümdeki adamlara omuz atarak mezarın kenarına kadar geliyorum. İstemiyorlar yaklaşmamı. Biliyorum, kadın kısmı yaklaşmaz. Ben görmek, o ölü bedene yakından bakmak istiyorum. Toprağın altına gömülenin babam olmadığını gözlerimle görmem gerek.  Babam toprağın altına girmek hiç istemezdi. “Yakın beni” derdi. “Küllerimi Bodrum’dan, Boğaz’dan denize saçın”. O beden sen değilsin ki baba. Biz de yakamadık o bedeni zaten. Gelenekselden şaşamadık. Kendi adıma konuşayım en azından, benim o geleneksele ihtiyacım vardı.  Allah Rahmet eylesinleri duymaya, temiz yüzlü duru sesli imamın yanında durup  dua etmeye, sonra ziyaret edeceğim bir mezar taşına…
Neyse dedim ya  sen değilsin ki o beden baba. Gittim mezarın dibine kadar baktım. Beyaz kefene sarmışlar. Ayak bilekleri ve başının tepesinden büzgülü beyaz bir torba. İnsanla alakası yok. Babamla da alakası yok. Tabuttan yavaş yavaş kazdıkları mezara indirecekler. Bir karmaşa. Her kafadan bir ses çıkıyor. “Oğlu girsin” diyor birisi. Selim’i öne itiyorlar. Selim, canım benim, hala çocuk gibi güzel bir genç adam. Çok genç, çok hazırlıksız. Ben girsem diye düşünüyorum mezara. Selim girmesin, ben gireyim. Selim daha çok küçük. Selim inmiş o arada.

Babacığım, o sırada bizi gördün mü bilmiyorum, gülebileceğin bir yerdeysen gülmüşsündür inşallah. Kuzenlerimiz de atladılar mezardan içeri. O cansız gövdenin etrafında bir itiş kakış, bir kargaşa. Ben bu kuzenleri tanımıyorum. İkinci göbekmiş. İki kardeş. İkisi de çok iyi niyetli. İkisi de mezarın içinde olmak istiyorlar, sen çık ben kalayım diyor biri, hayır sen çık ben kalayım diyor diğeri. Senin terk ettiğin dünyevi bedeninin ayak ucunda bunlar itişiyor, baş ucunda Selim duruyor. Ben bir kez daha o kuzenlerin ikisini de mezardan çıkarıp kendim atlamak istiyorum. Temiz yüzlü, duru sesli imamdan çekindiğim için yapmıyorum. Selim baş ucunda, ben ayak ucunda durup yerleştirsek o bedeni daha iyi olurdu sanki Bir de dokunurdum, o cansız şeyin sen olmadığını iyice anlardım. Neyse, sonra Selim’e sordum. Dedim “babam gibi miydi dokunduğun beden?” Alakası yokmuş, kaskatı ve şişmiş bir kere. Sen yumuşak ve sıcaktın, incecik ayak bileklerin yağlı vidalar gibi ekleminde dönerdi. Elektriği kesilmiş o beden sen değilsin belli. Belki ayak bileklerini döndüren elektrik, o nereye gitti? Kaynağına herhalde.

İmamın sesi çok güzel. Güneş çok sıcak. Ben onun yanında ellerimi açtım, o okudu ben dua ettim. Hiç ağlamadım. Kendimi tuttuğumdan değil, içimden gelmedi. Bu dünyanın acıları hakikatı bilmediğimiz için derler ya, o anda bir anlar gibi oldum. Babamın gittiği yeri bilmediğime göre onun için ağlayamazdım. Kendim için ağlamak da o anda içimden gelmedi.
Akşam evde dua oldu. Nasıl sevindim! Herkes gelsin istedim. İstemişim yani. Dua başlayınca fark ettim. Keşke insanlara gelin, muhakkak gelin deseydim. Sordular çünkü, bize ihtiyacın var mı, akşam eve gelelim mi? Nasıl isterseniz, dedim, yol uzun, zahmet etmeyin dedim. Gittiğim bir cenazede bana birisi bu sözleri söylerse, dinlemeyeceğim. Ne olursa olsun, akşam o eve gideceğim. Dua varsa da yoksa da. Bizim bahçeye masalar kurmuşlar, her masada akrabalar, dostlar oturuyor. Ben çölde susuz kalmış gibi, daha çok insan gelsin istiyorum. Yine aynı şey.  Ne kadar çok insan beraber dua edersek babamın ruhu o kadar çabuk huzura erecek.

O ara babamın ruhu huzura eremiyor derdindeyim. Gözüm kapıda, benim arkadaşlarımdan gelenler olunca çok seviniyorum. Bizim masa kalabalıklaşıyor. Kimse ağlamıyor diye de mutluyum. Sakin sakin uğurlayalım babamı. Dua başlarken yerleşiyorum, ben hareketsiz durursam, dinginlik etrafıma da yayılacak. Bunu derslerden biliyorum. İşe yarıyor yine. Hepimiz bırakıyoruz kendimizi duaya. Yine aynı imam, temiz yüzlü, duru sesli. Yasin okuyor. Yasin okunurken ne niyet edersek olurmuş. Babama huzur, bizlere hakikat ile hayali ayıretme gücü versin diye Allah’a dua ediyorum. Yasin’den sonra keşke ilahiler de söylese temiz yüzlü imamımız diye düşünüyorum. Hep beraber ilahi söylemeye çok ihtiyacım var. Kısacık bir ilahi söylüyoruz. Yanımda Aylin’in sesini duyuyorum. Bütün ilahileri melodisi ile biliyor. Aylin’in yanımdaki varlığı bana çok iyi geliyor. Babamın kırkı geldiğinde Aylin  ilahiler söyler, bize de söyletir diye düşünüyor, rahatlıyorum.
Duadan sonra yemek yiyoruz, rahatız, gülüyoruz. Hayat devam ediyor, ettiği yere kadar işte. Hayal ile hakikati ayırdedebilmek…ne iyi olurdu! Şimdilik hayali hayat sanarak yola devam.
Sonraki günler bilgisayara ve telefonuma yapışmış olarak yaşıyorum. Gelen her mesaja, facebookdaki, blogdaki, posta kutumdaki her bir nota, yoruma yine çölde su bulmuş gibi saldırıyorum. Yetmiyor. Daha çok, daha çok mesajlar gelsin istiyorum. Telefonum durmadan çalıyor. Açacak, konuşacak gücüm yok ama yine de çalsın istiyorum. Dostların isimleri yansın, sönsün ekranda. Mesajlar yağsın. Bloğumu bütün dünya okusun.
Öyle bir haldeyim.

Bir dostumun yakını ölürse eğer, mesajlara boğacağım onu bundan sonra…
Ve ne çok insanın yakını ölmüş. Haberim bile yokmuş. Ne çok babalar ölmüş etrafımda. Ne çok analar, kardeşler, evlatlar ölmüş dostlarımın, öğrencilerimin, okurlarımın ailelerinde. Hepsini duymak istiyorum. Ölümsüz hane yokmuş meğer, herkes bana hikayesini anlatsın istiyorum.
Senin baban nasıl öldü? Kaç yaşındaydın? Ne hissettin? Anlatın bana. Bu acının bana has olmadığınu tekrar tekrar duyayım sizlerden. Köksüzlük diyorlar, öksüzlük diyorlar, onu daha çok hissedeceksin, çok şeyler öğreneceksin, bu da sana yepyeni şeyler armağan edecek, diyorlar. Biliyorlar. Babalarını kaybetmiş evlatlar yazıyor bunları bana.

Ama bir yandan ben de biliyorum, onlar da biliyorlar, acım sadece bana has. Acımda yalnızım. Benim babam, benim babam çünkü. Kaybettiğim bağın eşi benzeri yok. İkimiz arasındaki bağ kendine has, biricik ve eşsizdi. O bağın eskikliğini hissedişimde yapayalnızım. Her birimiz orada yapayalnızız.

O yüzden gece olunca tek başıma kalmak istiyorum. Karanlık odamda sırt üstü yatmak ve o yalnız yerde salınmak. Ancak oradayken ağlamak.

Hayatımda ilk defa bir temel taşı kaybediyorum. Çok sevdiğim babaannem, dedem, nenem, koca halam da öldüler. Ama onlar ben doğduğumda yaşlıydılar, zaten geçici gözüye bakmışım onlara. Çok sevdiğim bir teyzem öldü. Ve bir kaç yakın dostum. Yüreğim yandı her bir cenazede. Hayat onlarsız biraz eksik, biraz aksak devam edip rayına girdi sonra.

Şimdi Portland’da her zamanki kahvemdeyim. Albina Press. Sabah erken her zaman yaptığım şeyleri yaptım. Kendi yogam, sonra ders, sonra kahve ve yazı. Şeyler aynı ama hayat değil. O yüzden alışmaya çalışmıyorum. Çünkü biliyorum hayat eski rayına girmeyecek. Hayat makas attı. Alışmak değil, yeniden başlamak lazım. Yeni bir hayata. Temiz ve taze. Daha yumuşak belki, daha anlayışlı. İnsanlara ne kadar çok ihtiyacım olduğunu daha iyi bilerek.

Daha çok severek…





5 Ağustos 2019 Pazartesi

"i wish someone would explain to me how losing you is gonna make me feel"


I wish someone would explain to me
How losing you is gonna make me feel
Like someone shot a hole in me
And left me out for the wolves to eat

You're in my blood
You're in my bones
On my mind wherever I go
Can you hear me?
I miss you today
Hey-hey-hey, it's just not the same
Hey-hey-hey

And I still drive by your old house
Fight back tears and turn the music loud
Your favorite song, 
My LCD Soundsystem is always on repeat

You're in my blood
You're in my bones
On my mind wherever I go
Can you hear me?
I miss you today
Hey-hey-hey, it's just not the same
Hey-hey-hey
I miss you today
Hey-hey-hey
And I'd give it all away if I could get you back

And I can't hold on
I can't hold on
I can't hold on
I can't hold on

You're in my blood
You're in my bones
On my mind wherever I go
Can you hear me?
I miss you today
Hey-hey-hey, it's just not the same
Hey-hey-hey
I miss you today
Hey-hey-hey, it's just not the same
Hey-hey-hey
And I'd give it all away if I could get you back

And I can't hold on
And I can't hold on
And I can't hold on
And I can't hold on

It's just not the same
I miss you today


23 Temmuz 2019 Salı

"dünyanın bütün harflerini okudum"



 "ne olurdu kokunun da fotoğrafı olsaydı

sesin fotoğrafı
boşluğun fotoğrafı
parmak uçlarındaki karıncanın
ruhtaki üşümenin...
ölüm kimseyi bu kadar yalnız bırakmazdı."






Türk insanının yas ile imtihanı…

Birçok şey için uzaktan konuşması çok kolay. Benim için de hep öyleydi, bundan sonra da farklı olacağını sanmam.

Empati de tam da bu durumlar için gerekli. Ezberimizin eksik olduğu zamanlarda hiç yoktan bize bir ışık tutup, yol gösterebiliyor.

Birde bence ülkece kronik sorunumuz; özünde iyilik varsa (kime göre, neye göre) her türlü densizliğin mübah sayılması ki, yazımıza konu olan asıl sorun da benim için burada ortaya çıkıyor.

Maalesef bir süredir hayatımın temel faaliyeti; taziye kabul etmek. Allah eksikliğini vermesin çünkü insan gerçekten de böyle zamanlarda her türlü şefkate açık oluyor

Elbette herkesin taziyesi, yakınlığınıza ve kişiliğine göre de değişiyor. Ama benim derdim bu değil.
İnsanlar belki de bu acı karşısında diyecek bir şey bulamadıkları için,  inatla ve ısrarla “zamanla geçecek” tesellisine başvuruyorlar.

Bense acısı taze biri olarak bunu duymaktan bugüne kadar hiç teselli bulmadım. Elbette bu acıyı yaşayan ilk insan değilim, muhtemelen son da olmayacağım. Evet birçok kişi, görünende hayatına da devam ediyor. Bazı şeylerin normalize olduğu aşikar. Ve alışmak, insanoğlunun sahip olduğu en büyük yetenek buna da diyecek lafım yok. (yine de bana göre bazı acılar, insanı delilikle imtihan ediyordur)

Gelin görün ki, herkesin acısı kendine has. ve acısı ziyadesi ile taze olan birine, çocuk teselli eder gibi “geçecek” demek bana çok absürd geliyor. Asıl daha ağır gelen şey ise, bu kadar kıymet verdiğiniz birinin kaybını normalleştireceğinizin iddia edilmesi.

Ne malum benim bu acıyı unutmak veya normalleştirmek istediğim? Bazen dayanılmaz olsa da, söz konusu olan canım babamın kaybı ise ben bu acıyı da sindire sindire yaşamak istiyorum. kıymet verdiklerimize dair güzel şeyler ne kadar anlamlı ise, acılar da bir o kadar özel. Niyeti ne kadar iyi olursa olsun, şu an duymak istediğim son şey gelecek ve geçecek projeksiyonu.   

Geç de olsa, asıl gücün yoksaymak değil de kabul etmek olduğunu öğrendim.

Ama işte bu acı kabul etmesi tasavvur edilebilecek bir şey değil. İçinde olduğum ruhsal sersemlik, sarhoşlukla da şu an anlatabilecek gibi değil. Belki ateş biraz kora dönerse, kelimeler yardımcım olur.

O güne kadar; benzer bir acıyı yaşayan bir tanıdığımın sözleri ile dileğimi anlatmaya çalışayim; o boşluk hiç dolmuyor da, sen o boşlukla nasıl başetmen gerektiğinde, sızladığında yapacaklarını öğreniyorsun.

ps. başlık ve şiir elbette Şükrü Erbaş'tan... 



17 Temmuz 2019 Çarşamba

"Babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır"




6 Temmuz sabahı babam bu boktan dünyayı bırakıp gitti. 

Bu dünyada beni bir başıma bırakmayacağından emin olduğum iki kişiden biri, gözünün nuru olduğum babam çektiği acılardan kurtulurken, bana ömrümün en büyük acısını bırakıp gitti.
Acımın tarifi de,  kelimesi de yok…

Aklım kısmen de olsa halen yerinde ki, nasıl olup da delirmediğimi ara ara sorguluyorum. 
Kısmen var olduğum dünya, benim için sanki bir uzay boşluğu. Duyduğum ya da gördüğümün ne kadarının farkındayım bilemiyorum, her şey özellikle de geçen 1 hafta fazlaca flu.

Acının çok katmanı var ki, ben şimdilik daha çok hastanede tanık olduğum kısma üzülmekteyim. Babamın olmaması fikrini ise ne kalbim, ne de aklım sindirebiliyor. O düşünce deprem artçısı gibi kalbimi vurduğunda, nefes almak maalesef hiç ama hiç kolay değil. 

Ateş gerçekten de düştüğü yeri yakıyormuş ve herkesin acısı da kendine özgüymüş.
Dilerim bu satırı okuyanlar, bugüne kadar böyle bir acı ile sınanmamış ve uzun bir süre de sınanmayacak şanslı azınlıktandır.

Söylemesi kolay ama bence uygulamasını da başarabilirsiniz; sevdiklerinizin kıymetini “yarın olmayacakları düşüncesi ile” bilin. Özellikle ebeveynleriniz için “ne yaparsam yapayım seviyorlar” yerine hissettiğiniz her an için “sevdiğinizi söyleyip, göstermenizi” öneririm.