24 Mart 2018 Cumartesi

"fake empire"


Bir şarkıyı sevmenizdeki etmen nedir?

Ritmi mi, sözleri mi, solistin etkileyici ses tonu mu?

Yoksa o şarkının size hissettirdikleri mi?

Özümdeki obsesiflik sağolsun sevdiğim bir şarkıdan nefret etme noktasına gelene kadar dinlediğim çok vakit oldu. Ben hayatımda genelde bir şeyi  yaptıkça yapmaktan keyif alıyor, dinledikçe de dinlemek istiyorum.

 
Galiba, alışmak sevmek yolundaki en büyük motivasyonum oluyor.

Editors’u kalbimin kölesine yerleştirmişken ne oldu da national onları geçti emin değilim.

Kendi yaş almam ile sevdiğim gruplarında yaş ortalaması yükseldi belki de bilemiyorum.

Ve national için bir ilk 10 listesi yapacak olurken epey zorlanıyor da  olsam, bir numaram ilk tanıdığım günden beri değişmedi, değişmiyor…

Özellikle canlı versiyonunu hayatımın milli marşı yapabilirim sanırım.

Ama neden bugün bunu yazı konusu yapıyorsun deseniz, son 1 haftada arabanın içinde son ses bu şarkıyı dinlemek kadar bana iyi gelen bir şey yok der; sizi de şarkının güzelliğine davet ederim.

Ve mutluluğu bir şarkının mısralarında kaybolabilmek olarak tanımlarım.

Ne mutlu güzel  müzikte buluşan ortak hislere….

12 Ocak 2018 Cuma

"You know you only can go further away"


 

 
Anlatmak istediklerim ile bulabildiğim kelimeler arasındaki orantı ters…

Şu anımı tasvir edebilmek adına ne kadar geri gideceğimi unuttum.

2017 bir çöp yıl olarak hayatımdan geçip gidecekken, ömrümün %80’nini değiştirdiğim yıl olarak kişisel tarihimin ön sıralarına bir güzel kuruldu.   

Bence insanlığın en büyük bağışıklık yetisi, kendi hatalarına dair başkalarını ve koşullarını suçlayabilme becerisi. İtinayla kendimizi kandırıyoruz çünkü itinayla “bir şey” olduğumuza inanıyor ve vasatlığımızdan kaçıyoruz.

Bugün olduğum durumun sebebi tamamen kendimim. Ama sesli bir şekilde mutlu değilsem sorumlusu benim demek kulağa hoş gelmiyor.

Gerçi mutlu olmamak aynı zamanda mutsuz olmayı mı tanımlıyor bundan da emin değilim. Tek bildiğim insanın mutsuzluğun bile alışıldık olanını tercih ettiği.

Ben hayatımı otomatik pilota almışken 2 gözümü kapatmaya korkacağım yabancılıkta bir ortama adım attım. Bugüne kadar ihtiyaç duymadığım ya da gerekliliğini sorgulamadığım argümanların peşine düştüm. Kendime ne kadar güvenirsem güveniyim, sırtımı dayayacağım birilerinin olmasının kıymetini anladım.

En nihayetinde hayatım değişti ve şu an ruhumu bir gurbetçiden daha iyi anlayabilecek kime yok.

Anlayacağınız depresyon nedeni ile ruhen kapalıyız…
 

30 Ekim 2017 Pazartesi

"benim seninle bitmemiş bir kaderim var"



Merak edip 2017'de ne yaptın diye soracaklar için cevabım belli ben koca bir yıl "beklemeyi" icra ettim. Belirsizlikten nefret ederken geçen giden zaman öyle eğip büktü ki günün sonunda paşa paşa beklemeyi de benimsedim.

Sonuçları değiştirmek elinizde değilse beklemek pekala kaderiniz olabiliyormuş, şans verirlince zaman sizin için doğru olanı sizden daha doğru bir zamanlama ile karşınıza çıkartıyormuş, sabrın sonunda da bunu kendime ders olarak aldım.

Geçen gün serdar kuzuloğlu aşağıdaki satırları yazınca, blogda beklemeye dair bir güzelleme yapmam gerekliliğini hissetirdi bana...

“Yaş ilerledikçe zamanın ÇOK kıymetli ve kullanmasını bilen için ne denli 'yeterli' olduğunu öğrendim. En büyük düşman: 'sabırsızlık, telaş'.”

Herhangi bir gencin anlamasını bekleyemeyeceğim bu satırlardaki hissiyatla adım adım yeni yollara girdim, 10 yıllık işimi değiştirdim. Değişen işimden çok, tüm alışkanlıklarım oldu..Şimdi sıfır hayat bakiyem ile yeni bir hayat inşa ediyorum..(evet bazen mübalağa yapmadan duramıyorum)

Bu süreci de sakince kabullenmeye çalışıyorum.

Ve son dönemde iyice nükseden ketumluğumu bastırabilirsem olan biteni ayrı bir yazı konusu etmeye heves ediyorum. Belki bu sayede hem nasıl bu kadar düzen sevdalısı hem de değişim meraklısı olabiliyorum sorusunun cevabını buluruz diye umut ediyorum...

Bu değişimin soundtrack'ini de stereophonics'den "what's all the fuss about?" olarak sabah akşam dinliyorum...

18 Ağustos 2017 Cuma

"the consolations of philosophy"

“bitmeyen gecelerimin, gelmeyen sabaha karşılarımın, çabuk geçen günümün hızına yetişemeyen günbatımlarımın, bitmeyen düşlerimin, uzaktaki hayallerimin, dibimdeki hayalkırıklıklarımın, kalp çarpıntısı yapan aşklarımın, nabızsız ayrılıklarımın, aklı beş karış havadalıklarımın, değiştiremediğim pişmanlıklarımın, görmezden gelen kapalı gözlerimin, uzanmaya korkak ellerimin, birbirine çarpa çarpa uçuşan kelimelerimin, derin derin sızlayan kalbimin, gizli akan gözyaşlarımın, iç sesin gevezeliğinden uykuya dalamayışlarımın fon müziğini yapan müzisyen.” (Kurmacakafa)

Aslında amacım geçip giden yaşımın soundrack’i için seçtiğim Max Richter melodileri  üzerine sözlükte yazan bir şeyleri okumaktı. Sonra kurmacakafa’nın yukarıdaki entry’sini görüp, aslında bahsi geçen tek ortak paydamızın Max Richter olmadığını da anladım, ortaya ruhu ve aklı karışık bu yazı çıktı.

Geçip giden yaşımın ders notları;

35 yılın sonunda artık eminim ki, 24 saatimin sadece 3 saati karanlık olsa itiraz etmem. Uykusuzluktan öleceğimi de bilsem her gittiğim şehirde gün doğumuna tanık olmaktan vazgeçmem. Benim için ışık varsa hayat da var.

Dilim ne kadar susuyorsa beynim o kadar konuşuyor. Ve etrafımdakiler ne kadar çok konuşursa ben o kadar sessizleşiyorum. En son ne zaman gerçekten birini keyifle dinlediniz (akıl vermeden, bence böyle yap demeden), hatırlıyor musunuz?

Günümüzde anlamını yitirse de, benim için paylaşmak halen nitelikli ve kıymetli bir eylem. İnsanların paylaşmadığı anda öldüğünü varsaydığı noktada ketum olmak da bir yerden sonra bir arınma biçimi haline dönüşüyor.

Herkesin netice peşinde koştuğu bir iklimde beklemek, oluruna bırakmak ya da sabretmek herkesin anlamlandırabileceği bir şey değil. Bu nedenledir ki; sadece zamanla savaşmayı bırakabilenlerin anlayabileceği bir rahatlık bünyede vuku buluyor.


Nitelikli bilginin peşinde koşmaya sebep olan dışındaki her türlü merak gün geçtikçe nazarımda ayıp sayılıyor. Daha net söylemem gerekirse, sizin ilgi göstermek sandığınızı başkalarının nazarında densizlik sayılabilir.

Mazeret ne de kolay üretiliyor. Pes etmek ise 2 saniyeye bakıyor. Ama inanın bana doğruluğunuza inandığınız yolda pes etmemek de, buraya kadarmış diyebilmek de bir iç ses denkliği. Kendinize gerçekten güvenince ve zihninizi berraklaştırınca işaretleri yorumlamak çok daha kolay oluyor.
Kimse için koşulsuz mutluluk yok. Mutsuzlukla da yenilgiyle de barışılıyor.

Önemli olan kendinden razı olabilmek. Seni sen yapan her şeye bir “iyi ki” bulabilmek.

Genel hayat ricası/hatırlatması olarak da caylayik’in çok sevdiğim şu satırlarını buraya alıntılamak istiyorum.
“insan yaşıyor. o yüzden yolu bilen varsa önden gitsin. eğer yolu bilen yoksa bırakalım hepimiz kendi optimum hızımızda yol alalım. aynı hızda yürüyen insanlar illa ki vardır.


Ps. Kitap satırları Şimdi Yalnız Kaldınız Peyami Bey ile Hamdi Koç’tan. 
Ps.2; Meditasyon yapmak istiyorsanız Max Richter dinleyin, dinlettirin….

30 Haziran 2017 Cuma

"i can't escape myself"

 
Zihnimi ve çalışma şeklimi tek kelime ile özetlemem gerekirse diyeceğim tek şey ”dağınık” olurduJ
Yıllardır düzen insanıyım diye algı oyunları yapsam da, dağınıklığın kaosunu yaşarken buluyorum kendimi. Öncelikle çalışma alanım hep dağınık. Çantalarım, valizlerim deseniz darmadağınık. My documents’im bunları ben bir sakin vakitte derleyip toplayım diye öylesine klasörlediğim sayısız eski dosya ile dolu. Ve en önemlisi yapacak çok şeyim varsa kafam dağınık. Bir işe 20 dk’dan fazla konsantre olmayı geçtim, aynı anda 3 iş yapmazsam ilerleyemiyorum. Bunu da multitasking gücü yüksek birey şeklinde etiketlenmek amaçlı değil, odaklanmaktan itinayla kaçtığım için yapıyorum. Yine de stresle nasıl başediyorsun derseniz, paralelde açtığım “diğer” sekmesiyle derim.

An’da kalmak günümüz popüler kültürünün sakız ettiği cümlelerden biri de olsa öz’ün gerçekliğini değiştirmiyor. Ömer Ceran’da okuduğu kitaplarla harmanladığı yazısında size bu gerçekliği bir kez daha hatırlatıyor.
Mutlu olmak net olarak bir tercih. Her sabah kendi tarafımızı seçiyoruz ve aldığınız karar aslında o gün içindeki tüm hislerimize de yön veriyor. Kolay mı, bence değil yine de denemeye değer…
Yazının benim için can alıcı noktası ise, hayatımın vebası kararsızlığıma ilişkin satırlar. Karar vermeye çalışırken fiziksel olarak acı çekmek, sürekli birilerine danışmak. İçinden bir sesin sürekli yanlış yaptığını söylemesi falan nasıl berbat bir his, yaşamayan bilmez. Ama işte kul kınadığını yaşamadan ölmüyormuş, seçenekler lüksümüz değil kabusumuz olabiliyormuş.
Asıl sıkıntı bilmenin çözmeye yaramaması. Bu farkındalıkla bu beceriksizlik çok acı vefakat bunu da başka bir yazı konusu yapıp, şimdi bu güzel yazının felsefesine dalalım. (=kendime söylüyorum da laf dinlemiyorum)
"Sahip olduğumuz seçenekler bizi özgürleştirmekten ziyade bizde felç etkisi yaratıyor.
Çok fazla seçenek sunulduğunda kararsız kalıyor ve karar veremiyoruz. Seçim yaptığımızda, daha az seçeneğimizin olduğu bir ihtimale göre çok daha az tatmin oluyoruz. Ne kadar çok seçeneğimiz, olursa tercih etmediğiniz seçeneklerin çekici taraflarıyla mutsuz olmak da kolaylaşıyor.
Burada temel sorun beklentiler. Seçenekler artınca beklentilerimiz yükseliyor ve seçimimiz mükemmel olmak zorunda kalıyor. Tek bir seçeneğin olduğu ihtimalleri bir düşünün. İşler ters giderse bunun sorumlusu sadece evren olabiliyor. Ama yüzlerce seçenek varsa, tercih ettiğiniz bir seçenekten tatmin olmamanız durumunda sorumlu siz oluyorsunuz. Ve kendini suçlama başlıyor.
Bizi felç etmekten kurtaracak bu seçeneklerin bir sınırı olmalı değil mi? Bizi mutsuz eden beklentilerimizin bir sınırı olmalı değil mi?"