4 Haziran 2019 Salı

" Başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir? "



Şükrü Erbaş’ın şahaneliğini bir yana bırakırsak, her bir kelimesinin hayatımdaki yerinin bu derece kıymetli olmasının sebebi içimden geçtiğim dönem olsa gerek.  Hüznü, ayrılığı ve aslında hayata dair tüm duyguları bu kadar iyi kaleme alan bir yazar, siz acıdan hissetmeyi bile unutmuşken,  dokunamadığınız yaraya merhem oluyor.  Bu blog benim acı güncem haline dönüşürken, Şükrü Erbaş’ın Ömür Hanım ile konuşmalarını “kendime teselli” adına buraya bırakıyorum. 



Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını
yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var
göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İn-
cecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin.
Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir
keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce
bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı,
yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir
engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür
hanım?


Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı
görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek
kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan,
umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi gör-
meden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz dü-
şünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış,
böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir
anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa
başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tut-
mak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı
aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların
sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik
olur tükenmek değil de?


Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin
boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz
bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gi-
diyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar ka-
tından?


Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır
çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü
kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de. Bi-
lincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var.
Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın
görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dö-
nelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım.
Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük
avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın
binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik
bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi
öğrendik böylece.

Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım.
Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden.
Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık
yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır
yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut
karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka
ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi
içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa?


Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim,
özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni
oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım
eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi
avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir
yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice
eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, va-
rolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya...


Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının
eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla
dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek
ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dal-
gınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin
perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay ya-
kınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir
Ömür hanım?


Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni
konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben,
kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yü-
reğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım
Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi ka-
ranlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım
toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş
saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem
hangi gözle?


Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok ko-
nuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz?
Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden
mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini
bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü
yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi
anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne
işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri ko-
nuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten
olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor
muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya...



Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun
aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan.
Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik
sesten -hele de güncel ve kof-  her zaman iyidir; düş gücü,
iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o
puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin
akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık
izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü,
kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi,
bizi değişmek çirkinleştirir de.


Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir
adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz
olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı
yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek ya-
şamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız,
ne yerinde ne yersiz...


Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir par-
çamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hü-
nerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı
kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duy-
gularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir;
ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar
küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pen-
cereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir
ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir
içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek,
bu ezbere yaşamla.


Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar
iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir
yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan...
dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla
nem, bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan,
geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün
acıların anasıdır, de...


Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler
söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün ka-
lıplarından. Beni duy ve anla.


Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi
yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun
ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi
atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır,
kurşuni-külrengi mi yoksa?


Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil
dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşı-
maktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sü-
rünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir
aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim
değil mi? Kim ne diyebilir ki?


Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim.
İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş
ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim
olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına,
ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir
saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde,
ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kı-
rıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü
ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm.


Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak
yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir
at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın so-
kaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk,
yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş
umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş,
yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?


" yaşamak bir can sıkıntısı mıdır ömür hanım? "




Ömrü hayatımın en hareketsiz (ve galiba en acı) günlerini geçirmem sebebi ile dizi ve yazı konusunda kendimi aşan bir performans sergiliyorum. Duygularımdan kaçmak adına en sevdiğim faaliyet daldan dala atlamak olduğu için, bir yazıyı okurken orada bahsi geçen filmi izlemeye başlayıp, yazıyı da filmin sonuna saklayarak kendimi buluyorum.
Beginners’ı da psikeart yazılarından tanıdığım Şule Öncü satırları okurken heves edip, izledim ve içeriği ve zamanlaması ile bu kadar şahane bir filme denk geldiğim için de çok mutlu oldum. Bugüne kadar Ewan Mcgregor bir filmini sevmediğim olmadı sanırım. Doğuştan gelen bir depresifliğin üzerine yapıştığı Ewan Mcgregor’un yer aldığı bir filmin genel konusu hakkında hepimizin az çok bir fikri oluşuyordur diye düşünüyorum.

Psikolojiye kıyısından köşesinden buluşan herkesin, irdelemeye ve sorgulamaya değer birçok alt metin bulacakları filmi izledikten sonra Şule Öncü’nün yazısına da göz atarsanız da, tüm parçaların yerlerine gayet güzel oturacağını düşünüyorum.

Film kadar naif soundrack'i için de sizi şöyle alalım...




2 Haziran 2019 Pazar

"kimse kendinden bir yere gitmiyor yaşıyoruz sessizce yaramızı severek"


Okumaya değer satırların yok denecek az olduğu günümüz medya çöplüğünde, Murat Sevinç okumak zihnen ve ruhan altın bulmak gibi bir şey. Zihninin derinliği ve berakklığı bir yana kelimelerle mesaisine de şapka çıkartmamak elde değil. Bir de gördüğü zülme karşın iyimser kalabilme yetisine.
Politik gündem ekseninde yazılarına okumaya alışıkken, Yaşam ile Sakin bir ilişki kurmak beklemediğim ama aslında için için sorguladığım yerden vuru beni.
Wilhelm Schmid kitabından alıntılarla birlikte ruhuma merhem oldu. Yazının çıkış noktasının 50 yaş olmasına aldanmayın, kaç yaşında olursa olsun “yaş almak” üzerine çok da iyi noktalara değiniyor yazı.
Siz yazının tamamını Diken'de  okurken, ben de kalemle altını çizmek istediğim satırları buraya bırakıyorum.




Diyet bisküvi gibi bir memleket. Yavan bir şeyleri yıllarca kemiriyoruz. Bir de, eğer fırsat bulabilirsek yaşlanıyoruz tabii.

Kültürel başkalıklar bir yana, yine de bazı evrensel, genel geçer nitelikleri var yaşam kesitlerinin kuşkusuz. Aksi hâlde Shakespeare hâlâ böyle okunuyor, oynanıyor olmazdı! Yaşamın evrelerini güzel sözcükler ve müzikle anlatıyor. Her neyse…

Başa dönelim. Elli yaş ilginç bir eşik. Eşiklerden biri demek belki daha doğru olur. Unutmuyorum, rahmetli Sadun Aren hocanın sekseninci doğum gününü Mülkiye’nin Aziz Köklü salonunda kutlanmıştı. Son konuşmacı Sadun Aren’di. Konuşmasının bir yerinde, “Seksene kadar iyiydi ama doğrusu bugün biraz moralim bozuldu,” demişti. Bu da bir eşik işte! Doksanını görebilme ihtimalini düşününce…

Elli yaş bazı şeyler için geç. Bazı şeyler için hâlâ fırsat var ve bazı şeyler artık hiç cazip değil. Ne yaşlı ne gençsiniz. Zamanın çok hızlı geçtiğinin farkındasınız ancak henüz hızla akıp giden günlerin gereğini yapacak hâliniz de yok. Bir bu kadar daha yaşamayacağınızı biliyorsunuz ama. Başlamak istediğiniz şeyler olsa da, neyi beklediğinizi bilmeden bekliyorsunuz. Eskiden yeni bir yere gittiğinizde deliler gibi yürür, her şeyi görmeye çalışırdınız, oysa şimdi caddeyi gören bir kahvede saatlerce oturup insanları seyretmek çok daha cazip geliyor. Müzenin her katını gezince ne olacak; ya da çok şöhretli birilerinin tablolarının önünde dakikalarca dikildiğinizde? Yirmi yıl önce büyük zevkti ama. Buzdolabına magnet almasanız da olur. Kartpostala ne gerek var? Biraz yavaşlamak, ağır hareket etmek, bir yere koşmamak, acelesi olmamak ve hep aynı yerlerde yiyip içmek ne güzel! Yeni mekânlar denemenin kime ne faydası var?! Yavaşlık. Sükûnet. Biraz sağa sola bakmak, dikkatle. Özel alanına daha saygılı olunmasını istemek, beklemek. Bunlar yaşla gelen davranışlar, meraklar, yeni ilkeler. Yirmi yaşında gürültülü bir yerde sabaha kadar oturmak mümkündü. Artık en geç saat on gibi salondaki kanepe insanın gözünde tütüyor.

İyi yaşlanmakla ilgili, bir de ‘yaşının gereğini reddetmek hali’ var ki! Schmid’e göre, “Kesin olan tek bir şey var: Kendilerini gülünç düşürmek pahasına genç kalmak isteyen o yaşlılardan olmak istemiyorum. Yaşamının geçmekte oluşuna duyduğu öfkeyi hayat belirtisi gösteren her şeyin üzerine kusan hiddetli bir moruk olmak istemiyorum.” Aman hadi inşallah, hiç birimiz olmayalım. Yaşlandıkça genç olan her şeye kızgınlıkla yaklaşanlar pek fena doğrusu. Bir büyüğüm derdi ki, “Her nesil kendini çok beğenip yeni yetmeleri horlar ama bu külliyen yanlıştır.” Üstelik bunu yaparken, zamanında kendilerinin de aileleri tarafından eleştirilmiş olmalarını hatırlamak istemiyor oluşları tuhaf hakikaten.

Yaşlanmayla nasıl baş edilmeli? “Anti-aging” ile mi? Aman Allah korusun!
Herhalde öncelikle insan kendisini kandırmaktan vazgeçmeli, gerçek olandan kopmamalı. Yaşlanmak, öyle hisle filan değil, yılla ilgili bir olgu. “Yaşlı hissetmiyorum!” İyi aferin ama yaşlısın işte. Yazar diyor ki, “Yaşlanmayı bertaraf etmeye dönük sözlerin etkileri sınırlıdır… İnsan… genellikle hissettiğinden daha yaşlıdır. Duygunuz bu vakıayı değiştirmez, tam tersine: Gerçeği görmezden gelen bir yanılsamaya neden olur… fiyakalı laflar hakikate çare olmadığında, eninde sonunda sadece hayal kırıklığı büyür.”
Sayfalar boyu kendisini sakinleştirmeye çalışıyor, sükûnet önererek: “Yaşamımızdaki her şey bir hayat memat meselesi değilse artık, hormonlar biraz yatıştıysa, tecrübe hazinemiz arttıysa, görüşümüz genişlemiş, insanlara ve şeylere dair kestirimlerimiz daha isabetli hale geldiyse, sakin olmak daha kolay gelebilir.” Doğru söze ne denir?!

Schmid, kitabın kalanında sükûnete giden ‘on adımı’ bulmayı deniyor. Yaşamın aslında ‘ne’ olduğunu sorgulayarak. Bu yolla, yaşamla sakin bir ilişki kurabilmeyi aramak. Her anın, her günün hakkını vermek ama bunu yaparken yaşamın da, bir ‘günün’ evreleri gibi, ‘mevsimlerden’ oluştuğunu göz ardı etmemek. Haliyle yetmiş yaşındayken yirmi yaşında yapılabilenleri düşünüp efkârlanmamak! Bedensel imkânların yavaş yavaş ortadan kalktığını, kalkacağını bilmek ve kabullenmek. “Hâlâ” kelimesiyle dost olmak, kıymetini bilmek. “Alınması gereken sayısız karar arasında bize bir mola vermeyi sağlayan” alışkanlıklarımız ile ilişkimiz üzerine düşünmek, kendimiz ve diğerleri için katlanılmaz hale getirmemek. Eski düşmanlıkları sürdürüp sürdürmeme konusunda kara vermek! İnsani temastan mahrum kalmamak. Hiçbir şeyi olduğundan daha karmaşık hale getirmemek. Zevkler geliştirmek, uğraş edinmek. Bahçeyle uğraşmak: “İnsanlar bahçeleri niye severler? Çünkü bahçeler, tıpkı dinler gibi, insanı tüm zamanlar boyu acıtmış olan fanilik yarasına merhemdirler.”

Bir de tabii, ölüm gerçeğiyle barışabilmek:
“Ölümün zamanın sonu, dünyanın sonu olduğunu tasavvur ediyorum, en azından benim için. Son gün gelip çattığında, sevdiğim gibi normal, sıradan bir gün olsun isterim. Sadece o gün artık çalışmayayım…”
Sükûnet… Kolay iş değil Türkiye’de, kabul etmek gerek. İyi hoş da, Türkiye’de de yaşlanıyor insan. Yaşlılığı anlayışla karşılamak ve bunu bizimki gibi bir toprakta yapabilmek için herhalde yalnızca kendimize değil, olup bitene de biraz daha sakin bakmak gerekiyor. Başarmak kolay mı? Vallahi değil. Fakat mümkün. Ya da mümkün olmalı; çünkü yaşadığımız saçmalıkların orta yerinde aklımızı kaybetmeden yaşlanabilmenin başka yolu yok gibi.


Hayır hayır, hemen o yüzleri getirmeyin gözünüzün önüne! Evet, haklısınız. Sakin olun siz. Sakin olun. Yaşlanıyoruz. Sonumuz malum. Biraz sükûnet. Yaz geldi. Önümüz bayram. Ne güzel. Bakın, ben nasıl sakinim!

Murat Sevinç 



18 Mart 2019 Pazartesi

"Herhangi bir kederin göğsüne baş yasladım"


Benim için bu blog’un anlamı dönem dönem değişse de yazmaya başladığım ilk günden itibaren ruhumun Türkçe pop tarihçesini tutmak gibi de gizli bir misyonu var.
O zamanlar bu bilinçte olmasam da, “writing to reach you” başlı başına bu amaçla bütünleşen bir blog ismi. ( kimseninokumadığıblogundekendiniövenblogsahibesi)  


Spotify ve twitter işbirliği ile buralara not düşmeyi ihmal etsem de, gelen bahar nükseden ergen ruhum ile yeşil sahalara geri dönüyorum. Ve bazı şeyler hiç değişmemiş gibi bugün de “eksik şarkı”yı övmek istiyorum. (Bir de pek dillendirmek istemesem de, ne zaman biri ile bir şarkı paylaşsam sonu hep hüsran oluyor, en güvenlisi o nedenle de buraya yazmak)
Sakinin resmi ikinci albümü yayınlansa veya ömürleri 5 seneyi geçseydi bu kadar kıymetli olmayacaklarından adım gibi eminim. Bu farkındalık onların eski şarkılarına inatla hayran olduğum gerçeğini değiştirmiyor.

Eksik Şarkı’nın yanı sıra, göz göre ( benim seninle bitmemiş bir kaderim var) , ayrılık saklı derken liste hiçbir şekilde tekilleşemiyor. Şarkıların güzelliğine gölge düşmemesi adına da, bilinçaltı o şarkıları söyleyen Onur Özdemir’in bugünkü halini itina ile yoksayıyor.


Spotify’ın hayatımıza kattığı güzellikler bir yana, müzikal tarihçe adına da hafızamızı zayıflattığı düşüncesindeyim. En azından ben yeni bir şarkıyı ne zaman keşfettiğimi, ilk o şarkıyı dinlediğim anı eskisi gibi hatırlamıyorum. ( konunun ilerleyen yaş haneleri ile de bağı olabilir kuvvetle muhtemel)
Nihayetinde Can Güngör’ü ilk ne zaman dinlediğimi hatırlayamıyorum. Spotify’ın Haftalık Keşif’inde denk geldiğimi bilsem de, ay/zaman/gün netliğim yok.  Hafızamda bir yerlerde Çetin Cem Yılmaz’ın yılın en iyi albümleri listesinde, Can Güngör’ün albümü için sadece Türkçe müzikle sınırlamadan bahsettiği var ki, o zaman demek ki ben kendi kendime sevmemişim sadece dediğimi hatırlıyorum. 

Bu yazıyı da bir süredir Can Güngör şarkıları arasında kaybolduğum için yazıyorum. En güzeli diye bir şarkısı olmak zorunda değil elbette ama birkaçı aklımı da ruhumu da karıştırıyor. Ve bence Can Güngör müziğinin büyüsü, yeni olan her şarkısının da en iyi olmaya oynayacak güzellikle sahneye çıkmasından kaynaklanıyor. Tabii bir de kendi halinde, gözünüze sokmadan bu iyi şarkıları paylaşıyor olması da beni ayrıca mest ediyor.
Şarkıların hepsinde ayrı bir şey bulmamdaki en önemli etmen de, sanırım bir anda vurup geçen sözler. 

"zaman bana yavaştı, içimde dalgalar köpürürken”


 “kışın biriydi o, kaç parçaya bölünmüştük, yalnızlıklarımıza sarılıp nasıl da üşümüştük”  


 “Her geçen gün biraz daha acı bırakır, düşlerim kırıklarıyla belki barışır”


“O bildiğimiz tüm yalanlar gibi, tadı sonda buruksa da”


"çarpışır yokluğun huzursuz, kırılgan varlığınla"


"bu yalnızlık tatsız, renksiz, uyuşuk bir alışkanlık"

"her şeyden düşüp gitmek bambaşka bir uyanışa"


Mor ve Ötesi’nin dediği gibi kaybolduğunuzda şarkı söyleyin ve hayatınızda ne olursa olsun zihninizin sevdiğiniz melodilerin ritminde yaşamasına izin verin.

12 Mart 2019 Salı

"sevmedin mi beni, hoşçakal kadar?"



Bence hayatta her şeyin bir kullanım ömrü var. Kader denilen bir şey varsa benim doğduğum gün itibari ile bakiyemi belirlemekte işe yarıyor. O bakiyeyi hangi hızla tükettiğim ise yaşamın bize tanılan oyun alanına bağlı olarak değişiyor.


Akıl da böyle, beden de. Aşınma payı ne kadar yüksek ise, yol ayrımı o kadar yakın.

Hayatta her sevdiğimi yoğun bir teşviki mesai ile tüketen/icra eden biri olarak o yol ayrımlarını ziyadesiyle tecrübe eden biri olarak kamuoyunu uyarmak boynumun borcu; sevdiğiniz her neyse, idareli kullanın.

Her güzel şeyin bir sonu olduğundan ziyade, her şeyin bir kredisi olduğu düşüncesi ile hareket edin derim.

Bu felsefi girişin devamında konuyu dondurmaya bağlamak absürd de olsa yazıyı yazma sebebim gerçekten dondurma.

Blog okuru diye birileri kalmadığından, previously on wtry yapmadan ön bilgiyi veriyorum. Ben dondurmaya tapıyordum sayın okur. Dünyadaki tüm tatlılar mı yoksa dondurma mı deseniz; tereddüt bile etmeden dondurma elbette derdim. 7/24 yaz kış da en güzel dondurmanın peşine gider, sıradan lezzetler ile ağzımı da kirletmezdim. Sağlıklı hayat manyaklığımda bile, kendisinden ödün vermemiş; farklı ve güzel olanı için de etrafımı da peşimden sürüklemeyi kendime görev bilmiştim.

Peki ama ne oldu? Bu kadar di’li geçmiş zamandan da anlaşılacağı üzere; hikayede eksik parça bir veda.

Hem de yok yere ve birdenbire gerçekleşen bir veda.

Ortada sebep ve de niyet yokken; ben dondurma yemekten vazgeçtim sayın okur. İnanın halen vazgeçtim demek zor geliyor, ara verdim demek istiyorum ama üzerinden 8 ay geçince (isteyen 240’ı, 21 gün klişesine bölsün)  de galiba geri dönülmez yoldayım diye de düşünüyorum.

O kadar sevince hiç bitmez sanıyorsunuz ya, aslında işte o kadar sevmenin sonu tükenmekmiş. Normal bir insanın bir ömründe yiyeceği dondurmayı ben şu yaşıma kadar keyifle ve mutluluk ile tükettiğimden, kredim tükendi ve hikayenin büyüsü gitti.

Benzer hadiseyi tavukla vedalaşmamda da yaşamıştım. Et diye itinayla kendisini yediğim için, bir noktada gına gelmişti. Aslında bu psikolojik hadise, iktisat jargonunda marjinal fayda olarak da vuku buluyor. Nihayetinde aşırı tükettiğinizde, keyif aldığınız birçok şey saman tadına varıyor.
Bu sebeple, sevdikleriniz ile uzun bir yol yürümek istiyorsanız; iradenizi de yanınıza alın. Bugün olmaz belki yarınlar ile uzatmaları yaratın ya da bildiğiniz başka bir yöntemle kıymetini bilin.  
Sonuçta insanın “vazgeçemem” sandıklarından, birer birer ve canı yanmadan vedalaşması da pek matah bir şey değilmiş maalesef.

Ps. Bu yazıdan çıkartılmayacak sorum; Italya’ya gidersem de, dondurma yemeyeceğim peki ben?